Çok övüldüğü için ilk kitabı okudum, beğenmedim. Hadi bir şans daha vereyim diye ikinci kitabı okudum, onu da beğenmedim. Asıl her şey üçüncü kitapta başlıyor, en iyisi o dedikleri için üçüncü kitabı da okudum ama daha fazla devam edebileceğimi sanmıyorum. Hayatımda ilk defa herkesin ortak paydada beğendiği bir kitaptan nefret etmenin şaşkınlığını yaşıyorum. Öyle ki normal şartlarda bir, taş çatlasın iki günde bitirebileceğim uzunluktaki kitabı bitirmem tam üç haftamı aldı. Kurgunun vasatlığından önceki kitapların incelemesinde bahsetmiştim zaten ama tempoları yüksek olduğu için bir şekilde kendilerini okutuyorlardı. Bu kitapta o da yok. 764 sayfalık koca kitapta şaşırtan, heyecanlandıran tek bir yer bile yok. Seveni çok olduğu için uzun uzun eleştirmek istemiyorum ama bahsetmeden geçemeyeceğim bir iki şey var.
SPOİLER
Bildiğiniz gibi ana kötümüz Hybern. Kendisi neredeyse 500 yıldır duvarları yıkmak için sabırla beklemiş, ince ince plan yapmış, ordu toplamış. Yüce lordlar dahil herkes karşısında korkuyor. Orduları ezip geçen, yine herkesin korktuğu binlerce hatta belki daha fazla süredir hayatta olan kadim ölüm tanrıçasını kavgaya bile girmeden kolayca öldüren biri. Bakın adam ölüm tanrıçasını öldürüyor. Ama yine aynı Hybern ne hikmetse yeni ulu peri olmuş, kan görünce fenalaşan kıytırık Elain tarafından kolayca bıçaklanıveriyor, Nesta tarafından öldürülüyor. Cidden mi? Yani yazar cidden inanmış bu yazdığına? Hadi diyelim Nesta kazanın gücünü aldığı için öldürebildi, peki ya Elain? Okuyucunun aklıyla dalga geçmişler resmen.
Ayrıca Azriel ne ara Elain’i bu kadar önemsemeye başladı? Söylenene göre hayatı boyunca kimsenin doğrucuya dokunmasına bile izin vermemiş ama Elain’e tereddüt etmeden kendiliğinden veriyor. İkisinin arasında derin bir bağ oluşturan bir olay oldu da ben mi kaçırdım? Zaten hepi topu birkaç aydır tanışıyorlar, bunun yarısında kadın kendinde bile değildi. Toplasan iki üç diyalogları anca olmuştur ki halihazırda başkasına da aşık. 17 yaşında ergen de değil ki bu adam bu yaptıklarının bir açıklaması olsun. Ben Mor ile ikisini çok yakıştırıyordum ama bu kitapta bunun mümkün olamayacağını görmüş olduk, sağlık olsun.
Elain ve Azriel ikilisinden ziyade Cassian ve Nesta ikilisi çok daha ilgi çekiciydi. Yazar onların ilişkisinin temellerini daha sağlam attığı için “bunlar ne ara birbirlerine bu kadar değer vermeye başladılar” diye sorgulatmadı en azından okuyucuya. Rhys ve Feyre’nin ise bence hikayeleri artık anlatıldı ve bitti. Önceki kitapta daha fazla Rhys okumak istediğimi düşünmüştüm, hatta bu kitabı okumamdaki en büyük sebeplerden biri de buydu. Ama okumaya başlayınca artık heyecanlandırmadığını fark ettim. Sanki ikisi için anlatılacak başka bir şey kalmamış gibi geldi bana.
Son olarak koca kitapta beni üzen tek olay ciddi ciddi Suriel’in ölümüydü. Seride çok fazla yer verilmese de ilgi çekici bir yaratıktı ve gece sarayının saflarında savaştığını hatta belki sonrasında danışmanlık yaptığını görmeyi çok isterdim. Aslında yazar genel olarak yaratıkların hikayesine daha fazla odaklansaydı kitabın yarattığı evren çok daha ilgi çekici olabilirdi. Hatta kütüphanenin altındaki tanrı, dokumacı ve kemik oymacısı kardeşlerin geçmiş hayatları hakkında bir novella bile yazılabilir.
Yazar seriye daha fazla devam eder mi bilmiyorum ama bizim yollarımız burada ayrılıyor. Asıl merak ettiğim Cam şato serisini, bu seride yaşadığım hezimetten sonra okur muyum bilemiyorum. Bu seri ile alakası yok, tam bir edebiyat şaheseri diyen olursa yorum yazsın lütfen.
1/10