·144 syf.····Okunma: 30 Ekim 2021 21:32 Hanne Ørstavik ile Kuzey’e doğru bir seyahate çıktım sayfalar boyunca.
Vibeke ve Jon’un hayatından bir kesiti okuyoruz aslında kitap boyunca. Birlikte yaşanan bir hayat… Bir o kadar da uzak ve kopuk birbirinden. Onların hikayesi bir bütün içindeki iki parçayı temsil ediyor sanki. Zihinlerinden geçenler ve dile getirilemeyenlerle birlikte bu hikayeyi ayakta tutmaya çalışıyorlar sanki. Anne ve çocuğun arasındaki ilginç bir bağı -belki de bağ kuramayışı- anlatıyor kitap. İkisi de kendi yolunda ilerlerken biz hikayeyi ikisinin gözünden ayrı ayrı görme fırsatı elde ediyoruz. Ana karakterler ve onların diğerleri ile kurduğu ilişkilerden onlara dair birçok şey öğreniyoruz.
Bir gün sonra 9 yaşına girecek bir çocuğun gözünden yetişkinlerin dünyasını kavrayışını, ebeveynini konumlandırışını ve onunla arasındaki görünmez bağı görünür kılmaya çabalayışına tanık oluyoruz. Aslında kitap boyunca birçok hayalet ebeveynle karşılaşıyoruz. Hayalet ebeveynler ve görülmeyen çocuklar.. Bu anlar benim için çok dokunaklıydı. Jon’un gözünde doğum gününün temsil ettikleri, en zorlandığı anda hayal gücüne sarılışı ve önemsenmeye dair beklentisi, son ana kadar ona tutunmaya çalışması da öyle… Aynı zamanda onun trenlere olan tutkusu da bir metafor üzerinden zihnime yerleşti. Trenin içerisinde olmak (gerçek hayatı deneyimlemek) ya da treni izliyor olmak (gerçeklikten uzak verilerle çevrili bir ortam yaratmak).. Jon’un kitap boyunca o trene sahip olma isteğini, trenle birlikte uzaklaşma isteğini görüyoruz, ki gerçekliği arıyor olması çok anlaşır geliyor. Bir yandan da o trene ulaşamama hali 9 yaşında bir çocuk için bu gerçekliğin çok korkutucu olmasını simgeliyor gibi görünüyor.
Yazarın anlatım yolu benim çok hoşuma gitti. Her değişen paragrafta Vibeke ve Jon’un yolu arasında gidip geliyoruz. Bu değişen bakış açısı kitabı çok dinamik hale getirmiş. Ben soluksuz okudum bu yüzden. Kitabın sonu da çarpıcı bir etki bırakıyor okuyucuda. Kesinlikle tavsiyedir