Ortaokul son sınıfta 100 temel eserden birini okuyup ona bir tanıtım yazısı yazacağımız bir ödev verildi. Okumayı da yazmayı da sevmeyen bir öğrenci olarak o meşhur 100 temel eser çok sıkıcı göründü gözüme. Ben de istediğimiz herhangi bir kitabı seçsek olmaz mı diye direttiğimde, şimdi gözüme oldukça öğrenci dostu gelen öğretmenim, seve seve ödevi kabul edeceğini söyledi. Sevdiğim birkaç filmi ve onları neden sevdiğimi sorduktan sonra da Stephen King okumamı tavsiye etti. Vee işte benim okuma üzerine ilk gerçek deneyimim böylece başladı, sağ olsun bu bataklığa çekti beni öğretmenim :)
Bu kitapta da küçüklüğünden itibaren okumaktan zevk alan Proust, okuma deneyimlerini aktarıyor. Okumanın diğer dostluklardan farklı olarak samimi olmasına ve kitaplardan kalan en önemli hatıraların da onları okuduğumuz zaman ve mekânlar olmasına dikkat çekiyor. Burada özellikle çocukluktaki okumalarına ilişkin hatıraları çok sevimli. Okumaya geç başlayan biri olarak çocukluğundaki okuma deneyimlerindeki heyecanları bir parça beni kıskandırmış olabilir. Buna paralel diğer kıskançlığım ise okumayı "yalnızlığın bağrındaki bir iletişim" olarak tanımlamasından kaynaklanıyor. Artık okuduğum herhangi bir metne direkt olarak odaklanamıyorum. Salt okuduğuma odaklanmak ne mümkün; dinlediğim, gördüğüm, okuduğum şeylerle tahlil etmeden duramıyorum. Oysa ilk okuduğum kitaplarda o dünyaya dalıp gitmek ne kolaydı, ne zevkliydi. Proust'un böyle hatıralarının bolluğu sinir bozucu :)
Proust ile tanışma nasibim buymuş, şimdi bu yazı makinesinin romanlarını okumak için uygun vakit ayarlamalı.