Puan vermedi·74 syf.··
2021 54. kitabı
Meydan Ortaya Çıktığında İNCELEME-1- spoiler içerir! Şair kimliğiyle anılan Karakoç’un ilk hikayesi olan ‘Meydan Ortaya Çıktığında’ her ne kadar deneme türüne benzediği konusunda eleştirilmiş olsa da hikâye alanında da oldukça başarılı olduğunu görürüz. Diriliş fikrinin yansımalarını, imgeleri ve soyutlamaları oldukça yoğundur. Bu eser günümüz öykücülerine ders niteliğindedir, adeta hikâyeciliğe yeni bir soluk getirmiştir. Günümüz hikâyelerinin aksine dünya berrak, iç açıcı ve sevindirici değildir aksine bu olgular bulanıklaştırılmış ve kasvetli bir havaya bürünmüştür. ‘Meydan Ortaya Çıktığında’ kitaba adını veren öyküsünün yanında Ölü, İz, Ziyaret ve Kartal adlı beş tane farklı ama özünde birbirine bağlı hikâyelerden oluşmuştur. Ölüm, yaşam, diriliş üçgeninde, zamandan ve mekândan arındırılmış, fizikötesi bir durum öyküsüdür. Karakoç adeta bildiğimiz gerçekleri bilmediğimiz âlemlerde bize aksettirmiştir. Her ne kadar öyküler bizden ve zamandan soyutlanmış gibi gözükse de aslında her anlatılana aşina gibiyiz. Cahit Zarifoğlu da öyküdeki bu bizdenliği şöyle ifade etmiştir. “Hikâyelerin önemli özelliği çeşitli yorumlara açık oluşudur. Bu çeşitli yorumların hangisini benimsemiş olursak olalım, gizleyemediğimiz bir şey ortaya çıkıyor, o da bunlardan bazılarına şiddetle sahip çıkışımızdır” Karakoç hikâyesinde, toplumların ölümü yaşamın dışında tutmasına inat, ölümü hayatın içinden canlı canlı çıkarmıştır. Hatta asıl ölülerin yaşam kisvesine bürünenler olduğunu görüyoruz. Vaktinden evvel dirilme izini verilen ölüler ile kenti ziyaret ediyoruz. Ölmeyi bile hak etmemiş dirileri, ölümden sürgün gibi yaşayanları görüyoruz. Yoksa ölümden habersiz oldukları için mi ölülerdi? Bu gezi neden tertiplenmişti? Zaman zaman ölünün rüyasına tanıklık ediyor, terkedilmişler ortasında terk ediliyoruz. İnsanın keşfedemediklerine, bilmediklerine düşman oluşunu okuyoruz. “Ancak insanın ulaşamadığı yerler temizdi. Ve insanoğlunun ulaşamadığı gökyüzü temizdi. Ve ancak, doğan, bir dağın ucundan çıkan yakıcı güneş temizdi” diyen Karakoç’un sonrasında güneşsiz yapamayan, güneş ile hayat bulan, güneşi arayan kartalın serzenişine ve insanın keşfedemediği şeylere düşman oluşuna şahitlik ediyoruz. 'Bak bu olsa olsa insan işidir 'diye düşündü. Bu koku onun alameti, o kent kokularından bir koku bu. Evet, insan keşfedemediği gökyüzünü kirleterek çürütmek ve öldürmek istiyordu. Temiz havanın temiz gökyüzünün düşmanı olan insan.” -Özümü Attılar Kentten- Bizi ilk olarak kitaba ismini veren Meydan Ortaya Çıktığında -Yürüyüş- hikâyesi karşılıyor. Kentin içinde ölü bir bedenin yürüyüşüyle başlıyor öykümüz. Bir vakitler bu kente ait olan insanın yabancılık ile kendine ve kente bakışına şahitlik ediyoruz. “Kentten özümü attılar biliyorum. Törenle, kimileri de yalandan gerçekten gözyaşlarını dökerek, ama benden daha önce ölmüş olanların içtenliğinden çok ırak bir «güneş altı» veya «şemsiye» tiyatrosuyla birbirini aldatarak, dünyanın çekemeyip tez zamanda başından savdığı ağırlığımı bir zavallı tabuta yükleyerek, bu tabutu da rastgele kişilerin omuzlarından kaydırarak. İçinden küfreden mezar kazmacı ve kürekçilerinin sabırsızlığıyla varlık yuvamızı uğuldatarak «öz»ümü attılar kentten. Yıllar geçti. Anıldım, unutuldum ve daha çok yanlışlarım anıldı. Yaşasın yanlışlarım. Beni unutturmayan onlar. Sonra gülünçlüklerim konuşuldu sırası geldikçe. Daha doğrusu çağrışım kanunu yeryüzünden kalkmamış olduğu için. Yaşasın çağrışım kanunu. Fakat hayır, söz gelişi böyle konuşuyorum. Yoksa ne yanlışlıklarımın ne de çağrışım kanununun bir önemi var!” Elbette insandan bağımsız bir öykü düşünülemez Karakoç da insanın tasvirini yüzeysellikle ele almamış, özüne hakikatine derinlilerine inerek bizi bizle buluşturmuştur. İnsan kelimesinin aslı “unutmak” mânasında ki “nesy”, “insiyân” köklerinden türemiştir. İbn Abbas ise “İnsan ahdini unutması sebebiyle bu ismi almıştır” şeklinde yorumda bulunmuştur. Karakoç da bu kutsal gidişlerin ardından söylenen replikler, anmalar ve unutulmaların insan doğasından oluşuna atıfta bulunmuştur. Ölüme insanlık tarihi boyunca ilgili olduğu kültür, inanç ve felsefenin hayata yüklediği mâna doğrultusunda anlamlar yüklenilmiştir. Örneğin; İslâm dışındaki dinlerde çeşitli geleneklerce ölümün sebepleri hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır. Özellikle ilkel toplumlarda ölüm tabii bir durum kabul edilmeyip tanrıların gazabı, ruhun bedenden kurtulmak istemesi ya da yaygın biçimde büyü sonucu ortaya çıkan bir durum olarak algılanmıştır. Hatta İsrail toplumunun inanışına göre asıl olumsuzluk ölümün kendisinden ziyade ölüm sonrasına atfedilmiş, iyi ve kötü bütün insanların öldükten sonra yerin altında karanlık ve kasvetli bir yer olan Şeol’e gittiğine ve geri dönüşün mümkün olmadığı bu yerde gölge gibi yaşadığına inanılmıştır. İslâm’da ölüm, Kur’ân-ı Kerîm’de yaşatmanın karşıtı olarak imâte (canlının hayatına son verme) ve teveffî (ruhunu kabzetme) kavramları geçmektedir. İnsanın bu dünyada vadesini tamamlayarak öbür âleme göçmesi olarak tanımlanır ve İslam felsefesinde ise başlangıcın temsilidir. Karakoç ölümü terk ediş veya gönüllerde bir sızı gibi değil hasretle hakikat ile doğum ile nitelendirmiştir ve ölümü diriltmiştir. Yaşam ise Kur’an’da, tabii âlemdeki tezahürleriyle her türlü var olma ve canlanış olgusunun ölümden sonraki dirilişin bir kanıtıdır . Karakoç ise yaşamı gençliğinin baharında bir ömrün temsili, pişmanlıkları ve geç kalmışlıkları ile ele almıştır. -Bir Yürüyüş- Satırlar arasından, bombaların ve savaşın arasından ‘övülmeye layık’ bir isim karşılıyor bizi: Ahmet. Cephede kolundan ağır yaralanmış bir askerdir Ahmet koluna çöken bu ağırlık karşısında “Hidayet, kalk kolumun üstünden” sayıklamaları ile tek başına kalmıştır. İslam peygamberi Hz. Muhammed’e ithafen midir Karakoç’un bu ismi kullanışı bilinmez ama nebinin de karışıklık ve iç savaşlar içinde bir topluma doğru yola hidayete önderliği tesadüfi olmadığını sanıyorum. Ahmet mahşer öncesinin korkunç yalnızlığını yaşıyor ve tüm geçmişi zihninde beliriyordu, çocukluğu bir masal gibi anne, baba, dostlar bir hayal gibi; oruçlar, bayramlar, eli öpülen nurlu ihtiyarların yüzleri uzaklaşıyor savruluyordu zihninden, kaçıyorlardı zamanla. Geçmişi de onu terk ediyor ve yeni bir yürüyüş başlıyordu meydana doğru “Yalnız ruhunun ortasında bir ışık, bir aydınlık nokta vardı. —Bir yürüyüş—. Biliyordu, geçmişte ve gelecekte bir tek varlık vardı ve o, O'ydu.” Karakoç ölümün en şereflisine en dirisine ‘övülmeye layık’ olan bir isimle koluna çöken ağırlığın hidayet yolculuğunun vesilesi oluşunu muhteşem imgeler ile teslimiyet ve vuslatı gözler önüne sermiştir. “Yalnız O vardı; bir ışık içinden yavaş yavaş O'na doğru çekiliyordu. Net bir şekilde bir meydana doğru çekilmeğe başladığını sanıyordu. Artık şiddetli gül kokuları vardı. Bir meydana doğru mu çekiliyordu. Bir kente, bir ideal kente doğru çekiliyordu. Çocukken özlediği o altın ülkeye... Şehitlerin ülkesine doğru mu çekiliyordu. Birden göğsünü duydu, göğsünün kabardığını duydu; göğsünden şehadet kelimesinin adeta bir gülle gibi fışkırdığını sandı. Bir meydana, güneşin sıcağına doğru çekiliyordu. Dinginleşmişti; göğsü, kalbi ve diliydi ifade eden ve var olan. O'nu söylüyorlardı. Yavaş yavaş bir meydana, bir kente, bir ülkeye doğru gidiyordu; üstüne düşen karlar da uçuşan cami güvercinleriydi sanki...” Karakoç Ahmet’in altın ülkeye gidenlerin bastığımız yerlerde şüheda oluşunu müthiş bir coşku ile gönül yolculuğunu ise saf bir teslimiyetle anlatmıştır. Karakoç’un bu kutsal gidişi böylesine diri ve berrak anlatışı ardından “Sakın Allah yolunda öldürülenlerin ölü olduklarını sanma! Onlar diridir ve rableri katında rızıklara mazhar olmaktadır” ayetini hatırlamamak mümkün değil. Şehitliğin şahitlikle biçilmesiyle bereketlenen ömrümüzü, bereketin sembolü buğday ile anlatır Karakoç “bir tarlaya biçiyorlardı. Ve tarladan kan fışkırıyordu, buğday sütleri yerine kan akıyordu, sonra yeşil tarla olmak sırası kendilerine geliyordu. Bu sefer karşıda evrensel, önüne geçilmez bir orak kendilerini biçiyordu ve evet kan akıyordu kendilerinden. Sanki bir meydandılar önce; buğday ekildi oraya; buğdaylar büyüdü ve şimdi biçiliyorlar. Buğday olarak biçiliyorlar. Tarla olarak yolunuyorlar.” Ahmet vücuduyla birlikte ruhunu da ölümün içinden, bu milletin alınyazısındaki mucize gibi yeniden dirilmişti. Ahmet hastane odasında gözlerini açmış ve zamanla ailesini, işini kurmuştu. Fakat, her işinde ve her davranışında, her nefes alışında çağrının sesini sessiz, tatlı, fakat buyurucu seslenişi hatırlıyordu. Sükûnetli duruşunun ardında ulu bir bilgelik yatıyordu. Ama, o “Bilgeliği kendine değil, kendini bilgeliğe ait sayıyordu. Günlük ve geçici olanlar onu hiç ilgilendirmiyordu gerçekte. Ama, herkes gibi o da hayatın gerektirdiği uğraşlarının hakkını vermekten kaçınmadı.” Altın ülkeyi içten içe hasretle bekliyor bir bakıma bir mum gibi yine kendisi olmak uğruna, yanıyordu Ahmet. -Meydanın Ortaya Çıkışı- Peki ya bu yürüyüş, bu yolun sonu neresidir? Nereyedir bu gidişler? Meydan nedir meydanın ortaya çıkışı nasıldır? Bir rüya gibi ömrümüzden bizim azığımız nedir? Bir ölünün yaşamı sürekli bir rüya gibi, bir masal gibi anıyor olması, bizlere faniliğimizi ekseriyetle hatırlatıyor. Fakat bunun yanı sıra zamanın, anın, nefesin kıymetini de hatırlatıyor. Kulluk bilinci ile her anı diri tutuyor. Ve bizlere “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” sorusu ardından “Bir gün veya bir günden daha az bir süre kaldık; istersen sayanlara sor” diyenlerin çaresizliği ve şaşkınlığı. Ve Allah-u Teâlâ’nın: “Doğrusu siz, çok az bir süre kaldınız. Keşke bunu vaktiyle bilseydiniz!” “Yoksa bizim sizi boşuna yarattığımızı, sonunda bizim huzurumuza geri döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” ayetini hatırlatıyor. Mona Roza, Körfez, Yitik Cennet, Diriliş Neslinin Amentüsü, İnsanlığın Dirilişi, İslam’ın Dirilişi kitapları ile tanınmıştır. Dünya sürgünümüzü Kur’an ışığında şairane bir dille anlatmıştır üstat. Muhafazakâr camianın ilgi ile takip ettiği bir yazar, bir şair olmuştur. Çokça şiirleriyle anılan Karakoç’un hikâyelerinde de diriliş felsefesini ve sentezini oldukça özveri ile sunduğunu görüyoruz. Her yaştan okuyucunun gönül dünyasını gül bahçeleri ile donatır adeta. Her daim diriliği yaşatmış “koşu bittikten sonra da koşan atlardan“ olmuştur. Şu dizelerle öğretilenlerin ve öğretilmeyenlerin sonsuzluğu ile analım merhum Karakoç’u. "Kardeşim İbrahim bana mermer putları/ Nasıl devireceğimi öğretmişti/ Ben de gün geçmez ki, birini patlatmayayım/ Ama siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini/ nasıl sileceğimi öğretmediniz."
Edebiyat
Meydan Ortaya Çıktığında: Hikâyeler 1Sezai Karakoç · Diriliş Yayınları · 2023511 okunma
··
862 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.