İnsanın yaşamı bir anlamda kendini bulma yolculuğudur. Bu yolculuğun her durağında kendimizi tanıdığımızı zannederiz. Bu bir zandan başka bir şey değildir esasında. Çünkü her geçen gün öğrendiklerimizle, hayatın karşımıza çıkardığı zorluklarla kendimizi yeniden inşa ederiz. Ve her defasında diğer insanların bizi olduğumuz gibi anladığı yanılgısına kapılırız. Aslında biz bile kendimizi tam anlamıyla anlayamamışken ve tamamlamamışken başka birinin kim olduğumuzu, niyetimizin ne olduğunu bilmesi zor değil midir? Sadece zor da değil imkansızdır. Bu yüzden anlaşılamadığımızı görür yalnızlığa sürükleniriz.
Erasmus bir fikir adamıdır. İnsana insana rağmen değer verir. Özellikle dini anlamda onların aleyhinde olan unsurları tespit eder. Her şey insanın iyiliği içinse bu zararlı şeyler değişmelidir ona göre. Fikirlerini yazar. Ancak onları eyleme dökecek kabiliyette değildir. Bu noktada ortaya Martin Luther çıkar. Erasmus’tan öğrendiği dini yorumları zorla da olsa iktidar sahiplerine öğretmeye kalkar. Luther fikir adamlığından çok eylem adamıdır çünkü. Fikirlerinin babası Erasmus olmasına rağmen onun eylemsizliği aralarını açar. Aynı evden çıkan düşman iki kardeş gibidirler. Ancak yolculuk daha yeni başlamıştır. Luther’in eyleme geçerek gerçekleştirmek istediği dini yenilikler Müntzer tarafından siyasette yeniliklere dönüşür. Olay artık fikirden, dinde reformdan çıkıp siyasete döner.
İnsan yaşamını şekillendirirken Erasmus gibi fikirler üretir. Luther gibi yaşamını değiştirir. Ve gün gelir etrafındaki insanlar onu, onun kendisini hayal ettiği gibi değil de başka ve kötü niyetli biri gibi görür. O artık başkalarının gözünde ne Erasmus ne Luther’dir. O artık Müntzer’dir.