Nazan Bekiroğlu’nu Kelime Defteri ve Mor Mürekkep isimli denemeleriyle tanıdım. Aslında çoğu insana sıkıcı gelebilecek bir türü etkileyici diliyle şahesere çeviriyordu. Dili bana hep divan şairlerini anımsatıyor. Anlaşılması zor olması yönüyle değil tabii ki, yoğun olmasıyla.
Nar Ağacı romanı Türk edebiyatının en iyi romanlarındandır bana göre. Geniş bir coğrafyada hüküm sürmüş Osmanlı’nın Türk milletini diğer milletlerle nasıl bütünleştirdiğini Setterhan ile Zehra’nın yaşamları üzerinde deneyimliyorduk bu eserde. Dili daha sıradanlaşsa da Halit Ziya’nın Ferhunde Kalfa isimli öyküsünün konusuna çok benzer Mücella’da da toplumsal anlayışın bir kadının yaşamını nasıl etkilediğini görüyorduk.
Peki Kehribar Geçidi bana ne hissettirdi? Roma’nın Hristiyan dinine karşı takındığı tavrı ve Yedi Uyurlar olarak bilinen menkıbenin romanlaştırılmasını görüyoruz kitapta. Neden bu konuyu seçmiş olduğunu düşündüm uzun süre. Bekiroğlu’nun amacı neydi bu konuyu seçerek anlayamadım. Ben okurken sıkıldım. Eminim kendisi de yazarken sıkılmıştır. Önceki eserlerinde gördüğüm gibi bu toprakların konusu değil. Keşke bu kadar zamanını bu toprakların sorunlarına veya tarihine ayırsaydı. Yedi Uyurlar bu topraklarındır, denebilir. Peki o zaman roman neden Roma’da geçmektedir?
Bizim aydınlarımızın genel sorunu evrenselleşmeyi yanlış anlamalarıdır. Dostoyevski, Tolstoy, Victor Hugo, Balzac, Goethe vb. gibi bütün evrensel isimlerin işledikleri konulara bakın kendi milletlerini işlerler eserlerinde. Hugo laf olsun diye İstanbul’u anlatmaz. Gider sayfalarca Paris’in kanalizasyon sistemini anlatır. Ama yerli kalır. Yıkılmasına karşı çıktığı Notre Dame’ı aşkın merkezine koyar. Rus yazarlar tiksindirici de olsa Rus halkının tüm özelliklerini betimlemekten çekinmezler. Bu bağlamda seçilen konuyu ve işleyişi beğenmediğimi söyleyebilirim.
Sonuç olarak, tavsiye eder miyim? Sevdiğim bir yazardır, diyorsanız alıp okunabilir. Hiç Bekiroğlu okumayanlara tavsiyem adını andığım diğer eserlerine bakarlarsa daha memnun kalırlar.