Puan vermedi·159 syf.····Okunma: 19 Ocak 2022 01:26 "..bedene verilen zararlar, konuşmak mümkün olmadığında deriye teslim edilmiş çığlıklardır..."
bir insan yaşadığını anlatmak için nelere başvurabilir?
david le brenton, insanın acıyı anlama çabasını anlamlandıran, antropolojik kodların binlerce yıla yayılan evrimsel sessizliğini tane tane seslendiren strazburg üniversitesi sosyoloji ve antropoloji profesörü. bu kitabında günümüz insanına özgü ilginç bir durumunu inceliyor: akıl hastası olmayan sıradan insanların bedenlerine zarar verme, kendilerini yaralama hallerini irdeleyip nedenlerini ortaya koyuyor. kesme, damgalama, kendi kendine dövme yapma, delme, halkalama gibi bedeni değiştiren davranışların anlamlarını aydınlatmaya çalışıyor, ruhun dilsiz işaretlerine rehberlik ediyor.
yazar bireylerin kendi bedenleriyle ilişkisinin bu boyutunu, insanlığın kadim dönemlerinden değil, günümüzden hareketle oluşturduğu perspektifiyle açıklıyor.
tekrar soruyorum. bir insan yaşadığını anlamak için nelere başvurabilir?
gelelim kitabın bende oluşturduğu çift yönlü düşüncelere.. iletişim kurmak iyi bir var olma düşüncesi. bunun için insanın insana, doğaya, müziğe, ihtiyacı vardır. bu ihtiyaçlar doğrultusunda iç doyuma ulaşabilmek mümkün olduğu kadar yeterli gelmeyebilir, kanımca. yeterli gelmediği zaman insanın kendini kesmesi, damarlarında ilerleyen kanın teninin üstünde süzülerek aşağıya aktığını görmesi onda bir rahatlama duygusu ortaya çıkarabilir. “acı vermesi iyidir çünkü sizin gerçek olduğunuzu, yaşadığınızı kanıtlar”. vücuduna kesik atma isteği aynı zamanda bireyin kendisine ait gibi görmeyip, katlanamadığı bir bedenden ayrılma iradesidir. birey, yük haline gelmiş bir bedene hapsolmuş hisseder kendini ve denetimi tekrar ele geçirmeye çalışır. bedeni pislik olarak gören ve kendini bu pislikten arındırmak için kesmeye, delmeye, damgalamaya başvuran insanlar vardır. genellikle bu kesme biçme, kendine zarar verme olayları kendini değersiz, mutsuz, umutsuz, yalnız hisseden ve başka hiçbir olanağı kalmayan insanların seslerini duyurma çabalarıdır.
insan, haz duyarak kendine verdiği bu hasarları ailesinden, arkadaşlarından hatta doktorlarından dahi gizler. burada ızdırap izi ve böyle bir yönteme başvurmanın utancı birbirine karışır. insanın kendine kesikler atması bazen de bir merak sonucu ortaya çıkabilir. örneğin este, 13 yaşında iken ameliyathanede çalışan bir akrabasının yanında kaldığı süre içerisinde, evde bir kutuda bulduğu cerrahi aletler ( neşter, iğne vb) ile bedenine kesikler atmaya başlamıştır ve bunu neden yaptığını bilmediğini söylemiştir.
insan, değer görmediğini, sevilmediğini ve ya önemsenmediğini düşündüğü zamanlar ya içine kapanır ya da dikkat çekmek için acı verici, başkalarında merak uyandırıcı eylemleri yapmaya başlar. bir bakıma kendini kesmek, başkalarının ona ilgi göstermesi için ideal bir eylemdir çünkü bizler düşünen, gören, duyan, hisseden varlıklarız. birinin vücudunda sürekli görmeye alışık olmadığımız, bariz yapılmış ya da bir kaza sonucu meydana gelen izlere bir şekilde denk geldiğimizde, ne olduğunu sorma ihtiyacı hissederiz. bizim bir merakla sorduğumuz sorular, karşımızdaki insanın kendini değerli hissetmesini, önemsendiğini anlamasını sağlar. bu onu bir süreliğine mutlu eder belki fakat üstünden geçen süre zarfında yeniden ön planda olmak isteyebilir ve kendine tekrar zarar verebilir. bu onun için kısır bir döngüdür.
bu kısır döngü içinde savaşmak en çok da bedeni hedef haline getirir. birey bedenini keserken çektiği acının yerini içinde, derinde tuttuğu ızdıraba bırakır. bu ızdıraplardan kurtulmak, rahatlamak için beden en iyi yardımcıdır. acı çekerek ızdıraptan kurtulma yöntemi kaçınılmazdır.
fakat...
"birey kendi bedeninde bir tahribat yaparken hayattaki başka bir varlığa çağrıda bulunur, kendinden kurtulmayı, başka biri olmayı ve kendini daha kalıcı bir biçimde yeniden tanımlamayı umut eder."
oysa tersi de geçerlidir. bu cümlenin hem de aynı bakış açısından. insan, bazen yaşadığı kötü bir olayın yahut dönemin içindeyken kendinde farkettiği bir izin zamanla silinmesini ister. o anda bu izlerle varsındır çünkü. izler değişirken yahut silinmeye başlarken, o anlardaki kendinin de değiştiğini, silindiğini düşünürsün. zamanın geçtiğinin, günlerin geride kaldığının bir göstergesi gibidir bunlar.
buna odaklanmak da akıl karı bir şey değil farkındayım. yine de hayatla yeniden bir bağ kurabilmek için, insanın bedeninde tutunduğu bir emniyet mandalı gibidir bu. ya ya tutarsın, ya tutarsın, ya.. bir eşiktir bu insan için. bu yüzdendir ki arada kaldığım üzerine bol bol düşündüğüm bir kitaptı ten ve iz. bence her yaşa farklı hitap edecektir. otuzlu yaşlarımda okursam ne düşüneceğim merak ediyorum doğrusu.. nasip olursa neden olmasın :)
keyifli okumalar dilerim sevgili okur.