"Ama inci bulmak, bir rastlantı sonucuydu, inci bulmak uğur getirirdi kişiye, Tanrı'nın, tanrıların ya da hepsinin o kişinin sırtını sıvazlaması anlamına gelirdi." Cennetin kapılarını açardı tabiri caizse. Fakat bununda bir mücadelesi olacaktı elbet.
John Steinbeck, en basit hayalleri bile gerçekleşmekten çok uzak olan sömürgeleşmiş Kızılderililer'in dertlerine tercüman oluyor. Kino ve ailesinin umuda koşarken nasıl bir yıkıma sürüklendiğine şahit oluyoruz bu eserde. İnci'nin denizden çıkarılmasıyla birlikte, olaylar ve karakterlerdeki değişimi film izler gibi izliyoruz Steinbeck'in tasvirleriyle. Fakir oldukları için Kino ve Juana'nın bebeğiyle ilgilenmeyi reddeden doktorun inci haberinden sonra evlerine kadar gidip bebeği tedavi etmeyi teklif etmesi gibi bir çok kişinin tavrı değişiyor Kino ve ailesine karşı. Ayrıca incinin bulunmasını takiben, karakterlerin kurduğu hayalleri kıyaslarken buldum kendimi okurken; örneğin Kino, oğlunun okuma yazma öğrenmesi, yeni giysiler gibi basit şeyler hayal ederken, doktor Paris'teki şatafatlı odasını ve lüks bir restoranda şarap eşliğinde yiyeceği yemeğin hayalini kuruyor. "İncinin özü insanların özüyle karışıyor" özetle.
"Bir hayal bir kere düşünülmeye görsün, öbür gerçeklerin arasındaki yerini alır ve bir daha asla yıkılmaz ama kolaylıkla saldırıya uğrayabilir. İşte Kino'nun geleceği de böyle gerçekti ama kurulduğu sırada başka güçler onu yıkmak üzere biçimleniyorlardı." İşte bu düşmanın ezgisi, Kino ve ailesinin umudunu "cennet kadar uzak ve bir o kadar erişilemez" bir hayale dönüştürüp derin sulara hapsediyor (muhtemelen bir başkası onu bulana kadar). En az Fareler ve İnsanlar kadar etkileyici bu başyapıtı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.