Aldous Huxley'in 1932'de yazdığı eseri. Tam 90 yıl önce. Cesur Yeni Dünya. Kitapta modern distopik-ütopik bir yaşam kurgulanmış. Ütopik diyoruz çünkü kitapta herkes olduğu konumdan memnun ve mutlu. Sürekli kendilerini tatmin edebiliyorlar. Duygusal ilişkiler, acı, endişe, ümitsizlik, yoksulluk, aile sorunları, gelecek kaygısı, ailemize karşı hissettiğimiz sorumluluk, hayattan memnun olmama gibi bir durum yok. Çoğu kişi böyle yaşamak isteyebilir. Sorgulayarak, sanatla, felsefeyle ilgilenerek elimize ne geçecek ki zaten; işimizi yapıp eğlenelim işte diyebilir. Peki böyle mi olmalı yoksa mutsuzluk, ümitsizlik, acı, kaygı da olmalı mı ve bunlarla savaşmalı mıyız? Toplumdan topluma göre de bu duygulara karşı verilen savaş da çok farklı oluyor. Savaş verdik diyelim yine de bir gün yobaz bir insan tarafından başımızda kaldırım taşı kırılarak veya dikkatsiz, işine önem vermeyen biri tarafından örneğin kar temizleme arabasının altında kalarak ölmeyeceğimiz ne malum? Belki de bu kadar kötüye çekerek sorgulamamalıyız ama bunlar da gerçek. Kitapta gerçeği gizleyip, bu sorunları kökten yok ettikleri gibi gerçeği görmeyelim mi? Ölüm demişken kitapta ölüm kaygısı da yok. Ölümün iyi bir şey olduğu da şartlandırılıyor. Günü geldiğinde devletin istikrarı için öleceksin. Konu her yere çekilebiliyor aslında. O yüzden ucu açık, bir sonuca bağlanmayacak bir sorgulama gibi duruyor.
Kitapta birey diye bir kavram yok. İnsanların benim düşüncem, benim doğrularım dediği her şey aslında devletin insanlara aşıladığı kadarı ve insanlar kendilerine göre tek bir doğruyla yaşıyor. Yaşam bundan mı ibaret? Devletin istikrarı için insanların bu şekilde yönetilmesi elbette doğru değil. Seri üretim ile gelmiş bu insanlara "Siz yönetiliyorsunuz, sizin bir iradeniz yok, hepiniz birer duygusuz kuklalarsınız." mı demeliyiz? Sizce bizi anlayacaklar mı yoksa Vahşi'ye güldükleri gibi gülecekler mi? Devlet için tehlike oluşturacak herhangi bir kaos yok. Herkes olduğu konumdan memnun ve mutlu çünkü embriyo zamanından beri şartlandırılıyorlar. Aslında şu anki kişiliğimizi belirleyen de çevredir; aile, baskı, kültür, tabulardır. Bazı tabular da insanları kontrol altına almak için vardır zaten. Kitaptaki şartlandırma gibi. Tabi kitapta farklı şeyler gören insanlar yok. Gerçek yaşamda ise insanlar bilinçaltında belli kalıplar ile büyümüşlerse bile bunları değiştirebilecek iradeye sahip olabiliyorlar. Farklı toplumlar, farklı kültürler, farklı ilişkiler görerek doğruyu ve yanlışı kendileri için seçebiliyor. Sanatla, felsefeyle, bilimle uğraşarak ve sorgulayarak bunu yapıyorlar. Belki de doğrusu bu; ben de varım, ben de yaşıyorum diyebilmek ve kukla gibi yaşamak değil de kendimizi zorlayarak, pek çok alanda (sanatta, bilimde, tarihte, felsefede...) kendimizi geliştirerek, fikirlere sahip olarak erdemli bir savaş verebilmek. Tek bir doğruyla değil de çokça yanlış ve çokça doğruyla yaşayabilmek...