Puan vermedi·64 syf.····Okunma: 19 Şubat 2022 21:22 Resme mi yoksa kitabın başlığına mı, hangisine inanmalı? Nasıl sıyrılmalı bu çelişkiden? Foucault'nun dediği gibi Magritte, resim ile yazıyı birleştirdiği bu tablosunda görüntüye ve dile ortak bir alan ve ölçek yaratmış olur. Bir resim dahilindeki sözcüklerin, harflerin görüntülerinden başka bir şey olmadığını ileri sürerek zihnimizin bu ikisini farklı değerlendirdiğini vurgular. Bu bakış açısı Klee'nin resimlerini de anımsatır bir bakıma.
Rene Magritte'in bir pipoyu resmettiği İmgelerin İhaneti adlı tablosunda, pipo resminin hemen altında "Bu bir pipo değildir." (Ceci n'est pas une pipe.) yazar. Resim, alıcısına eğlenceli görünür ilk başta. Öyledir de. Sonuçta karşımızda bir pipo vardır ve hemen altında bunun bir pipo olmadığına dair bir iddia. Fakat önemsiz ve altyapısız, öylesine yapılmış bir ironi değildir bu. Magritte aktarmak istediğini büyük bir ustalıkla sindirir eserine; elbette okuyabilene... Bir resimle olan iletişimimizin başlangıcında sanatçının imgelemiyle ve bu imgelemi kendine özgü yansıtma şekliyle, yani bir yabancının "usul"üyle karşı karşıya kalırız. Bir metni anlamak için yazıları tanımayı ve okumayı bilmenin elzem oluşu gibi resimlerdeki sembolik altyapıyı algılamak da öncesinde bir temel edinmeyi gerektirir. Bize yabancı olanın içine girebilmenin bir vasıtası da yolu başkasının yürüyüşünü izleyerek, ayak izlerinden giderek öğrenmektir. Michel Foucault'nun Bu Bir Pipo Değildir adlı eserinin de yardımıyla bu resimden yola çıkarak Magritte'in çalışmalarında kurduğu imgelemin elimden geldiğince içine girmeye çalışacağım.
Gerçeküstücülük akımının en bilindik isimlerinden olan Rene Magritte, resimlerinde düş ile gerçeği birleştirir; birbirine zıt olanları bir arada kullanarak zihnimizin bağdaştırmaya olan meylinin önünü keser. Bunu yapmak için sembolik ve absürt bir üslup tercih eder ki resimlerinde gördüğümüz hiçbir varlığı gündelik, bilindik olanla ilişkilendiremeyelim. İmgelerin İhaneti adlı resminde ise bakışımızın en temelindeki ögelerden birini; en büyük bağdaştırma ve anlamlandırma bağlamımız olan sözcükleri kullanır. "Bir tablodaki sözcükler, görüntülerin yapıldığı aynı maddeden yapılmışlardır. (Ama) Bir tabloda, görüntüleri ve sözcükleri farklı şekilde görürüz." der Magritte. Nitekim resme bakarken seyirci ile okur kimliklerimiz çatışmaktadır. Yazıyı okur, resmi seyrederiz; bir resimle muhatap olmak onu yalnızca seyretmeyi gerektirir oysa.
Kendini yalanlayan düzleme, sınırları ressam tarafından belirlenmiş alana bakarız: Resme mi yoksa sözcüğe mi, hangisine inanmalı? Nasıl sıyrılmalı bu çelişkiden? Foucault'nun dediği gibi Magritte, resim ile yazıyı birleştirdiği bu tablosunda görüntüye ve dile ortak bir alan ve ölçek yaratmış olur. Bir resim dahilindeki sözcüklerin, harflerin görüntülerinden başka bir şey olmadığını ileri sürerek zihnimizin bu ikisini farklı değerlendirdiğini vurgular. Bu bakış açısı Klee'nin resimlerini de anımsatır bir bakıma. Paul Klee'nin eserleri görüntü ile yazı formlarını iç içe geçirerek zihnimizin yazıyı da bir resim içeriği olarak algılamasına neden olur. Sanatçı olarak bakışımızdan talep ettiği budur. Onun resminde "sözcüklerin görüntüleri" ya da "yazı biçimindeki figürleri" görürüz çünkü harfler okunabilen bir konumda değillerdir. Magritte ise iki ögeyi matematiksel olarak ayrı ama yine de birlikte, aynı çizgi içinde kullanarak seyircisine adeta meydan okur.
Yazı vasıtasıyla bir form, resim oluşturan kaligramlar, aslında bir aktarıma hizmet eden yazıları biçimle iç içe kullanmaya ve onlarla resim yapmaya yararlar. Sözcüklerle iletilmek istenen, yine sözcüklerle yapılmış bir resim aracılığıyla tasdik edilir. Dışarıdan, uzak bir bakış, kaligramların yazı değerini sıfırlar. Foucault, kaligramlar hakkında "Sözünü ettiği şeyi iki kez kıstıran kaligram, ona en kusursuz tuzağı kurar. Çifte girişiyle, tek başına söylemin ya da salt desenin beceremeyeceği yakalama işini gerçekleştirir." der ve Magritte'in de bu resminde bir tür kaligram oluşturduğunu öne sürer. Ancak Magritte yazıya -şekilden bağımsız- dilediğini söyleme özgürlüğünü bahşetmiş ve iki ögeyi birbirinden hem mekânsal hem de anlamsal olarak uzaklaştırarak kaligramların formuna karşı çıkmış olur. "Dil ile görüntü arasındaki bütün geleneksel bağıntıları bozmak için" yapar bunu. Tek başlarına bir şey ifade etmeyen ve yalnızca var olanları imleyen sözcükler, sembolik bir dizgedirler.
Bir sözcük gönderme yaptığını ihtiva etmez. Eder mi? Pipo sözcüğü kendisi midir piponun? Sözcük ile varlık arasında zorunlu bir ilişki olmak zorunda değildir. İsmimizi veya herhangi bir kelimeyi art arda defalarca tekrarlayınca onun seslerin birleşmesiyle kurulmuş bir başka uydurma ses olduğunun farkına varır ve sesin gönderme yaptığı varlığa gittikçe yabancılaştığımızı fark ederiz. Pipo sözcüğü ne anlama gelir? Pipo. Pi-po. Pipe, pipa… Boru, baca, sigara? Ya sonra?.. Belki de asılsız, anlamsız seslerdir çıkardığımız. Ses ve vurgulardan oluşan teorik bir sözcüğü, varlığın kendisinden, yani hakikatten evla kabul etmenin sebebi nedir? Öte yandan, ya sözcüklerse doğruyu söyleyen? Bir piponun resmi kendisi midir piponun? Resme inanırsak, varlığın resmini kendiyle eşdeğer kabul etmemiz gerekir. Sözcük zihnimizdeki "gerçek"e, varlığın aslına işaret ediyorsa, görüntüsünün kendi olduğunu iddia edebilir miyiz, örneğin kullanabilir miyiz bir pipo resmini?
Tüm sorularla beraber iyi bir okuma dilerim