Modern dönemde İslam dünyasının maruz kaldığı Batılı taarruzlar ve bu taarruzların yol açtığı inkırazlar karşısında yeni, dipdiri ve dirençli bir müslüman kimlik oluşturma çabasına koyulan ve geleneksel kimliğin miadını doldurduğu kabulünden dolayı bu yeni kimliği gelenekten tevarüs ettiği "tarih-üstü ilahî kelam" dogmasıyla -ki bir yandan geleneği reddetmek, diğer yandan söz konusu dogmayı gelenekten tevarüs etmek, kelimenin tam manasıyla bir ironidir- sırf Kur'an'dan inşa etmek gerektiğine inanan Kur'ancı söylemin tarihî anlam ve tefsire itibar etmesi söz konusu değildir. Bilakis Kur'an dinin biricik kaynağı olarak her şey hakkında, özellikle de bugün hakkında konuşmalıdır. Bunu mümkün kılmanın tek yolu, onu tarih ve gelenek sayesinde elde edilen tüm bağlamlardan koparmak, salt metin olarak anlayıp yorumlamaktır. Oysa Kur'an gelenekte tek başına bir entite, bir doküman olarak değil, başta ilahî vahyin Hz. Peygamber'de ete kemiğe bürünmüş ve hayatın içine katılmış şekli olan Sünnet-i hüdâ olmak üzere, bir anlamda müslümanların ortak aklı ve algısı demek olan icmâ ile kıyas-ı fukahadan oluşan total bir kaynak olarak görülüyordu. Dahası, Kur'an, geleneği oluşturan diğer kaynaklarla birlikte Kur'an olarak algılanıyor ve söz konusu kaynakların da içinde bulunduğu bir bağlamda anlaşılıyordu. (161)
Bu noktada gerek Kur'an'ın tefsirinde gerek ahkâmın tespit ve tatbikinde Sünnet'e paradigmatik bir rol atfediliyor ve bu rol es-sünnetü kâdiyetün ‘ale'l-kur'ân sözüyle ifade ediliyordu.
Bu söz ilk bakışta çok cüretkâr bir düşünceyi ifade ediyor gibi gözükebilir; ancak biraz düşünüldüğünde son derece isabetli bir fikrî muhtevaya sahip olduğu fark edilir. Çünkü bu söz “Dinî deliller hiyerarşisinde Sünnet birinci, Kur'an ikinci sırada yer alır.” veya “Sünnet mutlak manada Kur'an'ı önceler.” gibi kabataslak bir manaya delalet etmekten ziyade, “Allah'ın buyruklarının pratik hayattaki karşılığı Sünnet tarafından gösterilir.” şeklinde bir ince anlam taşımaktadır.
Nitekim Kur'an Hz. Peygamber'in hayatında ete kemiğe bürünmüş ve dolayısıyla rehberlik misyonunu Sünnet sayesinde icra etmiştir. Kısaca, Allah'ın Kur'an'daki tüm istek ve beklentileri Hz. Peygamber'in örnekliğinde (üsve-i hasene) gerçekleşmiştir.
Bu itibarla Sünnet, müslümanlar için Kur'an'dan daha önceliklidir. Başta sahabe nesli olmak üzere tüm müslümanlar, Kur'an hitabına Hz. Peygamber sayesinde muhatap oldukları gibi müslümanlığın pratikte neye tekabül ettiğini de yine onun sayesinde öğrenme imkânı buldular. Bu noktada, biz çağdaş müslümanların Hz. Peygamber'e ve onun sünnet-i hüdâsını bugüne kadar yaşatan herkese sonsuz minnet ve şükran borçlu olduğumuzu bilmek durumundayız.
Dikkat edilirse, burada Hz. Peygamber'e aidiyeti sübut ve delalet yönünden kritik edilmesi gereken tek tek hadislerden ve rivayetlerden değil, İslam ümmetinin mütevatiren nesilden nesile davranış kodları olarak aktardığı bir dinî-ahlakî rehberlikten, yani kısaca yaşayan sünnetten söz edilmektedir.
(161) Mehmet Paçacı, Çağdaş Dönemde Kur'an'a ve Tefsire Ne Oldu?, İstanbul 2008, s. 60-61
Sayfa 216-217