Kuran Kendi Tarihinden Ayrı Anlaşılamaz
Kur'ancılık söylemine bu denli keyfi yorum imkânı sunan faktör, daha önce de ifade edildiği gibi, Kur'an'ı kendi tarihinden yalıtarak okumak gerektiği düşüncesidir. Bu düşünce her mümine Kur'an'ı “şimdi, burada" nazil olmuş gibi okumayı telkin eder. Ancak böyle bir okuma biçimi, Kur'an'ı anlam ve yorum tahrifinin hemen her varyantına açık hale getirir. Kaldı ki birçok ayet tarihsel bağlamından koparıldığı takdirde birbiriyle taban tabana zıt iki fikre onay verecek şekilde anlamlandırılabilir. Mesela, Kasas 28/68. ayette geçen mâ kâne lehümü'l-hıyaratü ibaresindeki mâ edatına nefy anlamı takdir edildiğinde, ilahî irade karşısında kulun iradesini yok sayan Cebriyye ile “orta hâlli cebr” (cebr-i mutavassit) fikrini savunan Eşâriyye haklı çıkar. Ama aynı edat “ellezî anlamında ilgi zamiri olarak kabul edildiğinde salah-aslah nazariyesi bağlamında Mu'tezile haklı çıkar. Hâl böyleyken, salt Kur'an'a dönmek ve dini ahkâmin kaynağını Kur'an'la sınırlandırmak gerektiğinden söz etmek, bir bakıma herkesin kendi perspektifine, arzu ve isteğine uygun Kur'an içerikleri üretmesine cevaz vermekten başka bir şey olmasa gerektir. Bu bağlamda Kur'ancılık söyleminin tarih ve geleneğe kayıtsız kalışında ilahî mesajın tarih-üstü oluş keyfiyetini izhar etmek gibi bir niyet ve hedeften de söz edilebilir. Kur'ancılara göre bu hedefe ulaşmak için ayetlerin tarihsel nüzul vasatından bağımsız olarak yorumlanması gerekir. Çünkü tarih-üstülük dogmasına göre Kur'an, Hz. Peygamber'e ve nüzul dönemindeki toplumsal matrise bağlı olarak inzal edilmemiştir. Bu yüzden, Kur'an tarihsel okumaya tâbi tutulamaz; çünkü bu tarz okuma Kur'an'ın mesaj ve referans çerçevesini daraltır. Bu görüşler adamakıllı sorgulanmaya muhtaçtır; ancak biz öncelikle şunu vurgulayalım ki Kur'an'dan istihraç edilen bir mesajı farklı durumlar ve zamanlara taşımanın yolu, onun tarihle bağını koparmak ve anlamı salt metinden üretmeye çalışmak değil, hitap ile mesajı birbirinden ayırmak/ayrıştırmaktır. Bu ayırıma göre Kur'an'ın hitabı yerel ve tarihseldir. Bu bedihî bir hakikattir. Yerel-tarihsel hitabın içerdiği kimi mesajlar başka tarihselliklere taşınabilir niteliktedir. Kur'an'ın Hz. Peygamber dönemindeki toplumsal matrise bağlı olarak nazil olmadığı iddiasına gelince, bize göre bu iddianın hiçbir dayanağı yoktur. Çünkü biz biliyoruz ki gerek Kur'an'da gerek Hz. Peygamber'in sünnetinde birçok kez cahiliye döneminden tevarüs edilen örfi hükümler ve uygulamalar dikkate alınmıştır. Bununla ilgili en meşhur örneklerden biri, Havle binti Saʻlebe hâdisesidir. Kocası Evs b. Sâmit’in zihar yapması ve ziharın cahiliye hukukunda kesin boşama sonucunu doğurması sebebiyle Hz. Peygamber'e başvuran Havle, geleneksel uygulamayı iptal/ilga edecek bir hüküm istemesine ve mağduriyetinden dolayı bu isteğinde israr etmesine rağmen Hz. Peygamber, “Senin problemini çözme imkânım yok; artık kocana haramsın" şeklinde bir cevap vermiştir. Mücâdile suresindeki ilk pasajın nüzul sebebiyle ilgili rivayetlerin hemen tamamında yer alan bu cevap, Hz. Peygamber'in İslam öncesi Arap toplumundaki mer'i hukuku esas alması, dolayısıyla bu hukuku cahiliye devrine ait olduğu gerekçesiyle yok saymaması hasebiyle son derece manidardır. Keza Havle’nin mağduriyetini gidermek için nazil olan ayetlerde zıharın evlatlık kurumu gibi, topyekûn ilga edilmeyip problemin kefaret formülüyle çözüme kavuşturulması da çok anlamlıdır. Kaldı ki başta ceza hukukuyla ilgili olmak üzere Kur'an'daki hükümlerin hemen tamamının İslam öncesi Arap toplumunda bir karşılığı mevcuttur. Daha açıkçası, İslam öncesi Arap toplumunda hırsızın elinin kesilmesi, eşkıyanın asılması, sürgün, celde (sopa cezası), kısas, diyet gibi cezaların yanında iddet, zihar, îlâ, lian, teaddüd-i zevcât gibi uygulamalar da mevcuttu. Dinî-ahlakî açıdan kabul edilemez olan içki, kumar, zina, nikâh-ı makt gibi birtakım pratikler Kur'an tarafından ilga edilirken kölelik, çokeşlilik, iddet, zihar, îlâ, lian gibi birçok geleneksel uygulama ya islah ya da ibka edildi. Bütün bunlar göstermektedir ki gerek Allah'ın, gerek Hz. Peygamber'in hüküm vaz’ında beşerî ve tarihî olan her şeyden tecrit keyfiyetinde tümden icat ve tümden ilga gibi bir usûl takip edilmemiştir. Dolayısıyla dinî hükümler en temel iki kaynağında bile tarih-üstü bir ilahî orijine sahip değildir. Kuşkusuz, zıhar Kur'an metninde yer aldıktan sonra ilahî beyâna konu olması hasebiyle dinî-şer'î hüküm vasfı kazanmıştır; fakat özünde örfîdir ya da en azından tarihî ve içtimai bir geçmişe sahiptir. Hüküm vaz’ında Allah'ın ve Hz. Peygamber'in cahiliye dönemindeki mer'î hukuku yok saymamış olması nazar-ı itibara alındığında dinî ahkâmın kaynağını Kur'an'la sınırlandırıp Sünnet'i ve diğer delillerin otoritesini yok sayma eğiliminin her şeyden önce Kur'an'la bağdaşmadığı söylenebilir. Bunun yanında, ilahî iradenin hüküm vazederken İslam öncesi dönemdeki hukuku dikkate aldığı apaçık olmasına rağmen Kur'ancı söylemin nebevî sünnete dinî kaynak vasfını layık görmemesi, anlaşılır gibi değildir.
Sayfa 223-225
Din
·
113 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.