Puan vermedi·285 syf.····Okunma: 10 Mart 2022 20:23 Bu incelemeye başladığımda henüz 61. sayfadayım. Buna rağmen kitabın bana o kadar çok kattıkları oldu ki. Bunların bazılarından bahsetmek istiyorum. Öncelikle ilk sayfalarda Mina Urgan'ın mutluluğa ve hayata dair söyledikleri insanın bakışını büsbütün değiştirmeye yeter de artar bile. Örneğin, sayfa 12'de şöyle sesleniyor doğadan kopuk mutsuzlara, "Doğa herkese, özellikle acı çekenlere mutluluk sunmaya hazırdır her zaman. Yeter ki, benliğimizin kafesinden, her bir yanı kapalı o daracık, o kapkaranlık kafesten çıkabilelim. Derin bir nefes alıp çevremize şöyle bir bakabilelim. Kör olmayalım, sağır olmayalım doğaya." Hayatın içindeki küçük güzelliklerin, onları görüp, işitip, hissetmeye çabaladığımız takdirde mutluluğumuz üzerindeki etkilerinin çok büyük olabileceğini ve onların yardımıyla rahatlamayan kişininse hayattaki aslında önemsiz dertlerle hem kendisinin zehirleneceğini, hem de başkalarına bu zehri saçacağınıysa şöyle anlatmış sayfa 10'da: "Ne yazık ki, çoğumuzun farkına bile varamadığı bu önemsiz görünen ama aslında çok güzel şeyleri göremezseniz, koklayamazsanız, duyamazsanız, yandınız gitti demektir. Sinir içinde evinize dönüp yaşamı kendinize de, çevrenize de zehir etmekten başka çareniz kalmaz o zaman." Ki bu tavsiyeler biz hız çağı insanları için kitabın yazıldığı zamana kıyasla çok daha fazla anlam taşıyor. Hayat tüm güzelliğiyle etrafımızdan akıp gidiyor, bizse telaş ve kaygılarımıza gömülürken ne kendimizin ne sevdiklerimizin farkında oluyoruz. Sevdiklerimizden veya kendimizden -ilkinde de bizden parçalar kopmaktadır- bir şeyler eksildiğinde, bunlara dair bir şeyler içimizden kopup yittiğinde, işte o zaman gözlerimizin önündeki kaygı ve endişe perdeleri aralanıp kısa bir süre için de olsa hayatı görmemizi sağlıyor. Fakat yeniden körleşiyoruz. Kitapta fark ettiğim ve az önceki cümlelerimle de alakalı olan başka bir şey de, ya Mina Urgan'ın anlattığı her bir anısı o kadar yoğunluk ve o kadar iyi hatırlanmışlık içeriyor ki. Yoğunluktan kastettiğimse olayların detaylarını hatırlaması, o anki hislerinin sahiciliği, insanlarla ilişkilerindeki samimiyet... Yani kendi hayatıma baktığımda ben bunların her birinin çoğundan mahrum olduğumu fark ettim. Sanki her şeyi bir acele içinde ve gereklilik duygusuyla yapıyormuşum. Yapıp ettiklerimdense hafızamda yeterince öge kalmamış sonradan oturup zihnimi üzerinde meşgul edebileceğim. İzlenimlerim anlık ve süreksiz. Peki, dedim, acaba nedir benle o zamanki insanları ayıran? Sonra fark ettim ki aslında o insanlar, içinde bulundukları anı tamamen hafızalarına ve duyularına emanet etmişler. Kendimle ve çevremle karşılaştırdığımdaysa bunların yerini telefonumun almaya çalıştığını görüyorum ki çoğunlukla başarmış da. Yani özel anlar, yorumlar ve perspektifler dışında anı kaydetmek için çekilen fotoğraf adeta hafızamdan ve duyularımdan çalıyor, belki de bilinçsizce o anı fotoğrafta özetlediğimi sanıyorum. Ama fotoğraf elbette anın yerini tutmuyor. Bu fotoğrafları paylaşmak için çektiğimi düşünmek de cabası.
Kitaptaki bir diğer önemli bilinç aktarımıysa doğa ve kültürel mirasın korunumuna dair. Süreci görmüş birinin ağzından Bodrum'un yapılaşması, denizlerin, özellikle de Boğaz'ın kirlenmesini okumak durumun vahimliğini daha iyi görme fırsatı veriyor. Mesela sayfa 54'te "Mandalina ağaçları nisanda çiçeklenince, avlum mis kokardı eskiden. Şimdiyse ancak egzoz kokularıyla trafik gürültüsü geliyor sökülüp asfaltlanan mandalina bahçelerinden." diyerek yakınıyor doğayı umarsızca kesip biçen, asfaltların altına hapseden bilinçsizlikten Mina Urgan.
Yazarın kedi sevgisi de onu ayrı sevmeme katkı sağladı tabi. Kedilerini adlarıyla anlatması, birer insanlarmış gibi karakterlerini detaylıca sunması çok iyiydi, ki zaten kendisinin de 13'te dediği gibi "İnsanlar birbirlerinden ne denli farklıysa, kediler de kişilikleri ve zeka düzeyleri açısından o denli farklıdır birbirlerinden. Onlar da bulundukları ortama göre değişimlere uğrayabilir, çok şaşırtıcı olabilirler."
Sanıyorum şimdilik değinebileceklerim bu kadar. Sohbetvari üslubu ve dolu dolu içeriğiyle en sevdiğim kitaplar arasında okumaya başladığım andan itibaren. İyi ki var olmuş Mina Urgan! Ve ne mutlu Fransızların "douceur de vivre" dediği, yaşamanın verdiği o tatlı zevki, o tatlı küçük mutluluğu hissedebilenlere!