·214 syf.··Beğendi
···Okunma: 15 Mart 2022 02:00 Çıktığı kabuğu beğenmemek değil bu, kırdığı kabuğu üzerinden çıkartıp atmak. Zira çıktığı kabuğu beğenmeyen, kabuğun içini de dışını da tanımaz; sadece bir aşağılık kompleksi hastalığına tutulmuştur. Oysa kabuğu kırıp çıkan, bütün kompleks hastalıklarına galebe çalmıştır. Yakup Kadri, ikinci nevinden bir kudrete sahip bana göre.
Bence buradaki ızdırap da hem köyü hem şehri; hem köylüyü hem de şehirliyi çok iyi tanımaktan kaynaklanıyor. Zira “Yakup Kadri köylüleri hakir görüyor” diyenler, köylüleri hiç okşamamış uzaktan seviciler. Dolayısıyla muhabbetleri sahte ve siyasi. Bu haseple yargıları da politik ve demagojik…
Basit gibi görünür ancak birçok kimsenin tecrübe edemediği ve dolayısıyla gözlemine mevzu edip muhakemesine konu edemediği bir iştir kır-kent mukayesesi. Bir çok kişi tarafı olduğu kısımdan diğerini yargılamak suretiyle ancak inancını pekiştirmek için bu uğraşa yeltenir. Ancak objektif bir betimleme için birçok etkenin bir arada bulunması gerekir ki bunun başında da dürüstlük ve cesaret gelir. Bir çok tarafgilde olmayan bu meziyetler Yakup Kadri’de en kamil şekilde tecelli etmiş. Bu yüzden tespitleri yetkin ve isabetli.
Böylesi bir gözlemin oluşması için evvela köyden şehire yahut şehirden köye bir göç gerekir. İlki kompleks hastalığına davetiye çıkardığından ikincisi daha isabetli görünmektedir.
Her iki tarafı da (köy-şehir) yakinen gözlemlemiş ve her iki tarafta da uzun süre yaşamış bir okur olarak, -Yakup Kadri bir göçmen olmasa bile- onun köylü bilincini çok iyi tanıdığını ve dolayısıyla köylü bilincine dair çözümlemelerinin isabetli olduğunu, hayranlıkla ifade edebilirim.
...
Pek tabii eser yalnız köylülerin bireysel bilinçlerinin çözümlemelerine hasredilmiş de değil. Bir bütün olarak köylülük bilinci de eserde ziyadesiyle çözümlenmiş. Ve bu kolektif köylülük bilincinin milli mücadeleyi nasıl okuduğu yahut o bilince nasıl okutulduğunu da eserde mevcut. Bu da milli mücadeleyi anadolunun cehalete batmış bir köyünden okuma şansı yakalamanıza neden oluyor. Neticede “mücadelenin sadece düşmanın silahına karşı değil, dostun cehalete batmış kafasına karşı da verildiğine” şahit oluyorsunuz.
Pek tabi gerçeklik, bir idealden ibaret değil. Gerçeğin içinde ideal olan ne kadar mevcut ise bir o kadar da realite mevcut. Zira milli mücadelenin aydın elit kadrosu, vatanın kurtuluşu için her şeyi feda etmek gerektiğini savunurken arkalarında zaten her şeyini feda etmiş olan halkı fazlasıyla göz ardı ettiler. Öyle ya bu halkın “bize yaşama hakkı tanınsın, karnımız doysun da kim bizi yönetirse yönetsin.” çıkışı, bu yokluğun en bariz tecellisi.
Yakup Kadri eserinde, bu gerçeği kulak ardı etmiş gibi görünse de dolaylı olarak resmetme zahmetine de katlanmış. Neticede “en büyük mücadele, köylünün bu anlayışına karşı verildi.” demekle, ulusal egemenliğin çok daha mühim olduğunu vurgulamış.
Yakup Kadri’nin yalın ve sıcak anlatımıyla 1920’li yılları yaşayacağınız ve bir çok acıyı en derinlerde hissedeceğiz bu eseri, bütün kitap severlere muhakkak tavsiye ediyorum.