·520 syf.··Beğendi
···Okunma: 15 Nisan 2022 23:01 ***Spoiler içerir
"Hayat, hastalıklı bir insanın yorgun gözlerini yakan güçlü bir ışık gibiydi."
Belki çoğumuz Mart'ın yaşadığı yoldan geçiyoruzdur, geçmekteyizdir veya geçeceğizdir(okuyanlar biliyordur).
İşçi sınıfına mensup olan Martin Eden'ın hayat hikayesini trajik bir şekilde görüyoruz. Martin Eden yazar olmak için çabalar, ter akıtır, uykusundan kısar ve edebi eserler çıkarmaya çalışır. Fakat henüz toy dönemlerinde olduğu için mükâfatlandırılmaz. Bu onu tabii ki de durdurmaz. Martin'in realist, savaşçı ve çabalayıcı ruhu onun her zaman gelişmesine aracı olur.
Başta Martin'i sefil, dil bilmez, denizci jargonu ve sokak ağzıyla konuşan bir delikanlı olarak görüyoruz. Ruth ile tanıştıktan sonra kendisini geliştirmeyi amaçlar; dilbilgisi kitapları alır, Spencer ile tanışır, Swinburne'u bulur; Nietzsche, bireycilik, sosyalizm derken kendisi edebiyat ve felsefe alanında -bilgi olarak- çığır açar...
Bu da kendisini edebiyata yönlendirir ve yazar olmayı amaçlar. Yazar, yazar, yazar ama yukarıda da belirttiğim üzere hiçbir şekilde dergiler tarafından ödüllendirilmez.
Başarısızlığı diğer insanlar tarafından sürekli aşağılanmasına sebebiyet verir ve güvensizlik oluşturur. Çünkü köle ahlakını dayatmaya çalışan Ruth; Ruth'un annesi ve babası; Martin'in kız kardeşi ve onun kocası sürekli onun iş bulmasını ister. Ama Martin kendisini bilir, o köle değil, kendi hayatının efendisi olmak ister. Bu toplumun dayattığı "İş bul, mevkin ve makamın olsun" zırvalıklarını bir köşeye bırakıp yazar da yazar. Kendi bildiğini okur ve hiçbir zaman umudunu kaybetmez. Ama çevresindekiler umudunu ondan çoktan kesmiştir.
Artık gözlerini açtıktan sonra burjuvalarla mükalemelere girer. Onlara alaşağı eder, sözleri onlara darbe gibi iner. Brissenden'ın da bunda faydası vardır. Brissenden'da Martin tarafından yazma açısından mükafatlandırılır. Çünkü aralarında ahbaplık ve bilgi alışverişi olur. Brissenden "Fani"yi yazar ama bunu hiçbir şekilde dergilere vermek istemez, çünkü kullanılacağını ve sürekli boşboğazlar(editörler ve boş eleştiri yapanlar) tarafından laf ebeliği yapılacağını bilir(Kipling'e yapılan gibi). "Fani"yi sadece Martin'e göstermek ve onun için yazdığını söyler. Ama Brissenden'ın intiharından sonra Martin "Fani"yi dergiye verir ve bu şiir kitabı büyük bir yankı uyandırır. Brissenden'ın sözünün dışına çıkmıştır artık.
Kendi kitapları da rağbet görmeye başlar ama artık hayata bakış açısı eskisi gibi değildir. Yüzüne bakmayan insanlar onu artık el üstünde tutmaya başlar.
(...)
Devamını tam ayrıntısıyla söylemeyeyim. Daha sonraları Martin artık hayattan zevk almamaya başlar, sıkılır, bunalır; yaşama sevincini kaybeder. İnsanlarla arasına mesafe koymak ister, konuşmak istemez, yalnızlık artık onun arkadaşıdır. Başlarda az uyku ihtiyacı istediği zamanları artık kahkahalarla hatırlar. Daha fazla uyumak ister, uyanmak istemez. Gemiye atlar ve Güney Adaları'na doğru gitmeye karar verir. Kitabın sonu ise trajik bir şekilde biter.
Martin Eden'ı anlayanlar hayatı da anlar. Bu kitap Kafka'nın sözü gibi kafamıza balyoz gibi iner. Hayatımızı kendimiz yönlendirelim, mantığımızı ve aklımızı kullanalım; dostlarımızı ve hayat arkadaşımızı doğru seçelim. Martin'in dediği gibi: "Hayat, ancak böyle insanlarla bir araya geliyorsan yaşanmaya değer olur."
Ne olmak istiyorsak olalım ama önce insan olalım.
(Kitabın ortalarına doğru her ne kadar Martin kendisini işçi sınıfından kurtardığını sansa da o her zaman işçi sınıfına mensup olduğunu görür. Kitabın sonlarına doğru kendi ağzından duyuyor, görüyoruz.)
(Başta Ruth gibi insan müsveddeleriyle yakınlık oluşturur, fakat bu tür insanlar tecrübeden başka bir şey kazandırmamıştır Mart'a. Karakter gelişimini görüyoruz.)