Yürümek çok geniş bir olgu. Sadece eylemsel değil, düşünsel olarak da aslında insan hayatında hep yürür.
İnsanın deviniminin bir asır gibi gelen anlık durakları, aşırılıkları ve anlam dolu yol ayrımları da buna dahildir; yani duraklar yürümenin parçasıdır. Her adımda eski seni kaybedersin ama daha da büyürsün...
Kişi bu "yolla" kendi hikayesini yazar.
Kısaca benim yol felsefesinden, yani yürümekten anladığımı açıkladıktan sonra gelgelelim Henry David Thoreau'nun "Yürümek" kitabına.
Güzel ve provokatif bir açılış karşılıyor bizi. Çantanızı alıp dışarı çıkmak, ağaçlarla konuşmak, dağa taşa "sen mi büyüksün ben mi?" diye haykırmak istiyorsunuz :)
İnto the Wild izlenmiş de gelinmiş her şey tıkırında derken araya sıkıştırılmış vasatlıklar üzüyor. Bir Amerikan klasiğinden Amerika seviciliği beklememek aptallık olurdu ama bu fazla kutsallaştırılmış ağdalı cümleler baygınlık verici. Yürümenin kendisi özgürlük ile neredeyse eş anlamda kullanılırken ne tarafa gideceğimin bile kitap tarafından seçilmiş olması, felsefi yönden neredeyse dogmatik. Bu yönlendirme elbette buraya gitmek zorundasın olarak belirtilmiyor fakat aydınlık taraf burası diye de spot ışıklarını kendisine çevirmekten geri durmuyor. Dolayısıyla konudan sapılıyor, amacın ta kendisi olan yürümek başka bir başlığa hizmet ediyor gibi duruyor.
"Gerçek bir vatansever olarak, Adem'in cennette bu ülkedeki bir taşralıdan daha iyi durumda olduğunu düşündüğüm için kendimden utanmalıyım."
s.30
gibi gibi...
Elbette çok eski bir kitap ve dönemi için normal bile sayılabilir fakat yürümek ile ilgili o kadar güzel kitaplar var ki bu bana göre yanlarında sönük kalıyor.
Genel anlamıyla çok kötü olmamakla birlikte çerezlik ve "bundan da eksik kalmayayım, kütüphanemde dursun" denilecek türden bir kitap olduğunu düşünüyorum.