Öncelikle şunu söylemeliyim kitabı okumaya başladığımda ilkokul 7. sınıfın yaz dönemindeydim. Canım ablamın bana üniversite yazında hediye olarak getirdiği kitaplardan biriydi bu kitap da. Sürekli Tess Gerritsen okuyan ben için hiç keşfetmediğim bir derya, hiç adım atmadığım bir orman gibiydi bu kitap. Elime nasıl aldığımı hatırlamıyorum ama geri nasıl bıraktığım çok net bir şekilde aklımda.
Afganistanda geçiyor kitap. İki kadının öncelikle ayrı başlayan hayatları, zulüm ve kederle bir araya geliyor daha sonra yine zulüm ve kederle ayrılıyor. Ancak birlikte geçirdikleri zamanda da acıdan başka bir şey tadamıyorlar.
Sovyet işgali sonrası, talibanın da gelmesiyle yıkılmanın eşiğine gelen Afganistan’da kadın olmanın ne kadar zor olduğunu her cümlesinde hissetmiştim. Onlara yapılan her zulümü kalbimde hissettim. Gözlerini bile bir tülle kapatan o burkayı ben de giydim bir nevi, gözümde damlalar olarak. Raşit’ten nefret ettim, Meryem’e dua ettim, Leyla ile umut ettim ben de. Onlar için mutlu son istedim artık ne kadar mutlu olabilecekse.
Peki nasıl bitirdim?
Yazarın o vurgulu son cümlesini 2 dakikada zor okuyarak bitirdim. Gözlerimin doluluğundan okuyamadığım o cümleden sonra kitabı kapatıp koydum. 13 yaşımdaki ben bunları hissettim, 15 yaşındaki Meryem’i anladım. Leyla’nın içindeki heyecanı ben de yaşadım. Sonra bir süre kitap okumadım. Son okuduğumu sindirdim. Ablamdan daha çok kitap istedim. Sonra da okuluma devam ettim. Liseye geçtim. Üniversite sınavına girdim. Üniversiteyi bitirdim. Çoğu şeyi unuttum o son cümle hariç.
Eğer okumakta tereddütünüz varsa, olmasın. Sizin de çok etkileneceğinizi düşündüğüm bir kitaptır kendisi. Okumak isteyene veya okumayı düşünene şimdiden iyi okumalar diliyorum.