Suç ve Ceza, Dostoyevski’nin en bilinen ve en çok okunan başyapıtı. Benim de ikinci okumamdı. İlk okumamı lise yıllarımda yapmıştım, klasik eserleri 30lu yaşlarımın sonunda tekrar okumak ayrı bir keyif oluyor ve her seferinde bu kitapları okumak için doğru zaman bu yaşlarımmış, diyorum. Genellikle ikinci okumalarımda klasikleri pek hatırlamayıp ilk kez okuyor gibi olsam da Suç ve Ceza’da bu durum öyle olmadı. Okudukça hikayeyi hatırladım ve bu durum okuma keyfimi biraz törpüledi açıkçası. Fakat aradan 20 sene geçtiğini düşünürsem, Dostoyevski’nin ustalığına da tekrar hayran kalmadan edemedim. Okurun aklında bu derece kalabilmek her yazarın harcı değil.
Raskolnikov, eski dostum… Bir yandan cebindeki son kuruşu bile, üstelik kendisi aç açıkken, yardıma ihtiyacı olan birine tereddütsüz veren bir yandan da soğukkanlılıkla cinayet işleyebilen bir adam. İyi ve kötü, ahlaklı ve ahlaksız, merhametli ve acımasız. Hem dürüst hem yalancı. Aslında hepimiz gibi… Özetle insan. Raskolnikov’un da iki yüzü var, iki yönü. Dostoyevski insan ruhundaki zıtlıkları, çelişkileri Raskolnikov’da gözümüzün önüne sererken, Rus yargı sistemini ve adalet kavramını da sorguluyor. Gerçek cezanın kendi vicdanımızda olduğunu ve gerçek iyileşmenin de ancak sevgiyle olabileceğini ustaca belirtiyor.
Romanı okurken, hayatın adaletsizliğini, üniversite öğrencilerinin durumunu ve o dönemin Rusya’sını da bir yandan seyrediyoruz. Günümüzde de net bir şekilde yaşadığımız fırsat eşitsizliği ve insanca olmayan hayat koşullarının sürüklediği durumlar, adalet kavramının yazıldığı kadar basit bir olgu olmadığını bir kez daha düşünmemizi sağlıyor. Tıpkı, aynalı bir odada, her bir aynadan aynı odayı farklı şekillerde görmemiz gibi.
Kitabı kfenomeni ile okuduk, onun yorumuna da göz atmayı unutmayın.