·176 syf.····Okunma: 24 Nisan 2022 18:25 Gelin distopya nedir onda bir anlaşalım. Distopik bir kurgunun illa tasavvur ettiği toplum gelecekte değildir; geçmişte de olabilir, şimdi de olabilir, hatta zamandan azade de olabilir. Ama distopik bir kurgu öyle ya da böyle bir kötü’yü / kötülük’ü işaret eder. Bu kitapta entelektüellerin ayrımcılığa maruz kalması, kimi zaman imhası, aşağılanması kötü müdür? Kötü nedir’i şimdilik geçelim ve nihai sorumuzu şimdiden koyalım: bu kitap bir distopya mıdır?
Kurguya dair çok açık vermeyeceğimi sanıyorum ama yine de uyarımı yapayım: bu inceleme eser miktarda spoiler içerebilir!
Gelin entelektüel ne değildir onda bir anlaşalım. Çok kitap okuyan, bilgili ve de görgülü, iç görü sahibi, gerçeğin ayrımına yığınlardan daha fazla vardığını varsayan, oyu çobanın oyundan daha değerli olması gereken, Deleuze’un Anti-Oedipus’unu okumuş ve de hazmetmiş, Bach plaklarını toplayan, Fransız sanat sinemasını takip eden, Ulysses’tan Buddenbrooklar’dan ve Spinoza’dan alıntılar yapabilen, üst kültüre sahip olan kişilere bu kitap entelektüel diyor, oysa bu kişilere elit demek çok daha doğru olurdu. İlla bunlara entelektüel diyeceksek: entelektüalizmin imhası başlı başına kötü değildir!
Gelin bu kitapta entelektüel kimdir onda bir anlaşalım. Evet çok kitap okuyorlar, öldürülen entelektüelin evinden tam 8567 tane kitap çıkıyor (vay be!); kendi küçük sosyetelerinde kendilerini hedef seçen hükümetin daha önce çingeneleri toplumdan bertaraf etmelerine ses etmezler hatta olumlarlar; o kadar bilgi ve mantık sahibidirler ki toplumda kendilerine yönelen nefreti anlamaz, bu kinin yönetime sirayet edeceğini ve aslında hiç de umursamadıkları iktidar şiddetinin kendilerine yöneleceğini öngöremezler. Ezcümle, bu entelektüellerin sadece kendilerine faydası olan bilgi ve zevkleri vardır, lakin topluma hayırları yoktur; dahası toplumu da anlamazlar. Bu kitaptaki 'entelektüel' bu yüzden ‘elit’tir. Oysa entelektüel ‘aydın’ da olabilir. Yazar hiç buna işaret etmese de, bu kitabın merkezinde olması gereken temel mesele aydın-elit ayrımıdır. Aydının topluma karşı sorumluluğu vardır: Bkz. Aydın Üzerine Tezler.
Yazar kolaycılığa kaçıp okuyucuların empati hissine güvenmiş. Düşünsenize kitap okuyanlara uygulanan devlet şiddetinin korkunçluğunu! Peki ya kitabın muhteviyatının hiç önemi yok mu? Kitap okuyan herkesin faydalı olduğunu gösteren elimizde ne var? Faşist hiç mi kitap okumaz mesela? Hiç mi yazmaz? Hitler’in propaganda bakanı ünlü Goebbels ‘iyi’ bir entelektüeldir: tarih, felsefe ve edebiyat çalışmış hatta edebi eserler de vermiştir. Bu onu iyi bir insan yapmadı, kitapları, insanları yakmasını engellemedi. Kitap okuyanı/yazanı iyi saymaktan vazgeçsek mi artık? Yazarın formülü çok basit: Empati satar. Okuyucu okuduğu kitapta kitap okuyanların şiddete maruz kaldığına şahit olduğunda yazarın avucuna düşecek. Yemezler! Ama yiyenler de yok değil.
Kitaptaki entelektüeller, yani yığınlardan çok bilenler bilginin tekeline sahipler, iyi ihtimalle gerçekte toplumdan bihaberler, kötüsü umursamazlar. Şöyle ki, yazarın anlatmadığı, belki de anlamadığı veya işine gelmediği bir şey var: totaliter sistemler öyle bir anda yukarıdan aşağıya kuruluvermezler, tüm emarelerini gösteren süreçlerin sonunda inşa edilirler. Bir liderin mutlak kudreti sonucunda değil, kitlelerin arzusuyla ortaya çıkarlar. Bu arzu toplumsaldır, toplumsal mücadelelerin, çoğu zaman sınıf mücadelesinin bakiyesidir. Kitaptaki entelektüeller bunların hiçbirinin farkına varamaz, linçe uğrayışlarına anlam veremez, bir sonrasında ne olabileceğini kestiremezler. Bu entelektüeller (siz elitler diye okuyun) hiç de aydın değiller. Bu elbette entelektüellerin imhasını haklı çıkarmaz ama bu çeşit entelektüalizmin de canı cehenneme!
Yine çok uzadı. Genel olarak kitaba gelirsek… Kitaptaki karakterler öyle sallanıyor ki kimseyi anlamıyorsunuz. Geçmişleri yok, bellekleri yok, hatta karakterlerin karakteri yok. Davranış motiflerini hayal edeceksiniz, yavan ve amaçsız dipnotlara gülmüş gibi yapacaksınız, totalitaryanizmin amacını siz sorgulayacaksınız (tabi başbakanın çocuksu iktidar arzusu sizi ikna etmeyecekse)… Empati yapacaksınız sadece. Aktarılanların düşünceye, bilgiye, özgürlüğe ket vurulması olduğuna kendinizi ikna etmek zorunda kalacaksınız. Duygudaşlık kurmanız isteniyor: neticede bizler de okuruz, kitabın tabiriyle bizler de entelektüeliz, elitiz di mi? O halde metni aşırı yorumlayacaksınız, aslında metnin günümüzdeki ahmaklığı anlattığını iddia edeceksiniz. Derdiniz cehaleti mahkum etmek olsa da aslında cahil halk yığınlarına nefretinizi keskinleştireceksiniz. Neden cahil kaldılar, neden düşünceye düşman oldular, neden ‘halk dili’ icat edilmeye çalışılıyor, kimin ne yapması gerekiyordu da yapmadı sorularını atlayıp cehaletin hükümranlığı gibi afili tahliller yapacaksınız.
Kitapta aslında her tutarlı distopyanın ‘nasıl bu hale geldi?’ sorusuna verdiği cevaplara benzeyen hiçbir şeyi bulamayacaksınız. Yazının başında sorduğum soruya benim cevabım: bu kitap distopya değildir, niyetlenmiş ama olamamıştır.
Yazarın siyasi duruşunu hiç bilmiyorum ama kitap üzerinden konuşursak, bu kitapta 'totaliteryanizm'e ilişkin tutarlı bir eleştiri yok. Bir eleştiri böyle olmaz. Ötesi var, berisi var. Çok net: sanki o kitaptaki başbakanlar gerçekten var da yazar cahil halkın düzeyine göre yapmış eleştirisini. Vasatlığın hükümranlığı! Daha az sayfada çok daha esaslı otoriter sistem eleştirisi yapan kitapları bildiğimize göre, bu durumu yazarın beceriksizliğine verelim şimdilik.
Son söz yerine: kitaptaki en değerli kişi, kendisini hiç tanımasak da, cehaletin yüceltilmesi mitingi için meydanı dolduran binlerce kişinin üzerine çok katlı otoparkın en üst katından bagajında yanan kitaplarla uçan minibüsü süren kişi.
Gerisini siz anlayın…