Seninle Başlamadı / Mark Wolynn
(Kalıtsal Aile Travmalarının Kim Olduğumuza Etkileri ve Sorunların Üstesiniden Gelmenin Yolları)
Yaralarımız, boğaz düğümlerimiz, gereksiz incelen veya kalınlaşan ses; durduk yere toz kaçan göz, lüzumsuz çıkışlarımız veya susuşlarımız, içe kapanışlarımız çokça konuşmalarımız; travmalarımız geçmişten günümüze duyumsanan fakat sebeplerini bulamadığımız belki de üzerine kafa yormadığımız birçok kişinin/aile bireyinin elinden ve gönlüden, hissiyatından, zamanın kesişmelerle dolu kaçınılmazlıklarıyla hayatımıza serpiştiriliyor. Mark Wolynn bir klinik psikiyatr, incelediği vakaların inceleyemeyeceği vakalara ışık tutması için ona sunulan travmatik anlatıların sebeplerini araştıran ve bu sebepleri içine doğuverdiğimiz ailede arayan ve hakikaten okudukça şaşırdığım benzerliklerle saptayan kişilerden biri.
Açıkçası bu tür kitaplara karşı genellikle büyük bir önyargıyla yaklaşıyorum. Bir kitabın üzerinde ‘’42. Baskı’’yı görmek beni o kitaptan uzaklaştıran en kolay etmenler arasında; hele aynı kitap son zamanların popüler kelimelerini birden fazla kere tanıtım yazısında ya da ana başlığında/alt başlığında defaatle vurguluyorsa. Fakat bu kitaba denk geldiğim sıralar kafam oldukça meşguldü ve ilk defa babamın ‘’Benim kafamda kaç tane tilki dolaşıyor, sen biliyor musun?’’u defalarca duyduğum bir döneme benzer duygular içerisindeydim, kısacası önyargılarımın kafamı bulandıramayacağı kadar bulanıktı görüşüm ve okumaya başladım.
Halihazırda birçok aile hikayesiyle büyüyen anneanne ve dedeyle yakın ilişkiler içerisinde bulunduğum bir çocukluk geçirdim, dolayısıyla okuduğunuz zaman göreceğiniz gibi, benden bir aile ferdimin travması asla saklanmadı, aksine ben tüm bu travmatik olaylara bir kız çocuğu gözüyle bilfiil müdahil edilmiştim, ya da varlığımın yok sayılmasına belki de tahammül edemeyerek bir yerlerde hep dahil olmuştum. Kitap genel hatlarıyla bu rastlantıların tesadüfi olmadığı ve çekirdek dil haritası adını verdiği bir tanımla yazarın travma haritasını aile haritasından ayıramayacağımız iddiasıyla ilerliyor; bu iddiayı örneklerle pekiştiriyor, yirmi üç yaşında bir anda uykusuzluk sorunuyla baş başa kalan bir yeğenin aynı yaşlarda bir amcasının çokça soğuk bir ortamda uykusunda donarak öldüğü anlatısını okuyoruz sonrasında. İlk anlatılar bana oldukça işi kılıfına uydurmak gibi geldiyse de kitabın verdiği egzersizleri inatla yapmayı sürdürdüm, bu arada kitap belirli egzersizler vererek yalnızca travma anlatımlarının kökenlerini ailevi bağlarla açıklığa kavuşturduğu olayları anlatmakla kalmayıp sizi, kendi hikayenizin izleğini sürebieceğiniz birtakım ödevlerle başbaşa bırakıyor. Sanırım, bu ödevleri yapmak zamanında tanık olduğum birtakım olayların şimdiki kadın tarafından istemsizce yapılan süreksiz düşüncelerine bir istem ekledi ve anneannem ile annem arasındaki benzerliği dolayısıyla benim ile annem; benim ile anneannem arasındaki benzerliği kaçınılmaz bulmaktan ziyade anlayıp aşmaya ve kendi hayatımı yaşamaya ne kadar dolu bir özlem hissettiğimi fark ettim.
Evet, ebeveynlerimle, akran ve akrabalarımla sevilere ve ilişlkilere hatta pek çok şeye olan tanımlarımız farklıydı ve kitap bunu kabullenip bir ‘’öğretici’’ edasıyla şimdiyi öfke dolu krizlerle değil anlayarak ve ‘’kabul ederek’’ aşmanın rehberliğini yapmaya çalışmaktaydı. Oldukça öfke dolu üstelik gücünü Darth Vaderımsı bir edayla bu öfkeden alan; kaş ortası çatık gene de neşeli ve ortama uyum sağlayabilen bir insan olarak tanımladım kendimi, şimdi şimdi fark ediyorum bu öfkenin beni hakiki olandan ne kadar uzaklaştırdığını, gene de söylemeden geçemeyeceğim bahsettiğim bu öfkenin verdiği bir güç asla yok değil fakat bu güç sanki yüksek devirde, sıcak havanın altında, sürekli çalışan sürekli hızlanan ve yolun neresinde duracağınızı, dinleneceğinizi, benzin istasyonlarının nerede olduğunu bilmediğiniz bir yolda araba sürmek gibi, çok hızlı fakat güvensiz yol almak gibi, Ece Ayhan şiirleri gibi ‘’Senin yıldızın toprağın altında kalmış..yirmi yaşında basamakları alfabe gibi sayıyorsun, senin.. geride bıraktığın..ölünmüş bir hayat.. bir peygamber de yalnız kalmaktan korkuyor..’’ İnsan diyorum bu kitapla birlikte paralel olarak yaptığım birkaç okumayla da birlikte kolaylıkla, çok emin olmamalı çok keskin tanımlarla kaleler örmemeli ve her yaşayışa her yaşama ve her dinamiğin içinde serpilme ihtimaline açık olmalı, delirmemek için herbir şeyleri tanımlayadurduğumuz şu dünyada masal anlatıcısı gibi olmalı; tüm karakterlerin anlatısına sahip olmalı ve onları hissetmeli, görmeli, yok saymamalı fakat gene de kendisini bir masal anlatıcısı olmaktan ileriye konumlandırmamalı.
Peki masal anlatıcısının yaşantısı? İşte o, masal anlatmayı bıraktığında başlayacak olandır..
…
Anneannemin çığırışlarının yankısını kendi sesimle karıştırmayacağım; kendi sesimi tanıyacağım, o en azından kendi günlerim için bu kitaba teşekkür ediyorum, okuyan arkadaşlarla da üzerine konuşmak en büyük keyiflerimden biri olacaktır.