Gönderi

Puan vermedi·208 syf.··
Beğendi
·
2022 5. kitabı
Tarih boyunca her toplum kendi zamanı ve şartlarına göre bir hayat sürmüştür. Bu süreçte toplumlar maddi ve manevi alanlarda yaşadıkları ortamı şekillendirmeye çalışmıştır. Bir nevi her toplum yaşadıkları ortama kendi ihtiyacını lanse etmiştir. Böylece insanlar buldukları, gördükleri, inandıkları çerçevede yaşamlarını sürdürmeye devam etmişler ve toplumsal hayatı oluşturmuşlardır. Sanatta aslında böyledir; davranışlarımızı, karakterimizi, hislerimizi rafine eder. Kendimizi tanımamızı ve bunu nesneye yansıtmamızı sağlar. Bir Ressam nasıl ki içinde ki duygularını, düşüncelerini, karamsarlıklarını resme dökebiliyorsa, toplumda iç dünyasını, dış dünyaya manipüle eder. İnsanoğlu, yaşadığı şehre göre şekillenmez aksine yaşadığı şehir hatta canlılar dâhi insanoğlunun iç dünyasına göre şekillenir. Bu durum ne kötüdür ki insanoğlu sadece kendi huzuru için dünyayı esir alır. Kitaptaki şu örnek dikkatimi çekmişti; "Avlanan bir aslan veya kaplan etin karnı doyduğu kadarını yer ve çekilir. Geri kalan ettende diğer hayvanlar yararlanır. İnsanoğlu öyle değildir, yediği kadarını yer geri kalanını dolaba kaldırır daha sonra yer." diyordu. Demek ki gelecek konusunda kaygılı birisi dünyevileşiyor. Zira Rabbimizin rızka kefil olduğunu ve ölümden sonrasını gönülden tasdik ediyor olsaydık, Etrafımızda ki canlıları düşünmeden sadece kendi çıkarlarımız uğruna geleceğe yatırım yapmazdık. Bu durumda insanoğlunun menfaat üzere yaşadığını anlayabiliriz. Şehre baktığımızda da bu durum kolaylıkla göz önüne gelebilir. Zira kendimiz için yaşam alanı oluştururken diğer canlıların yaşamını sonlandırıyoruz. Son zamanlarda çıkan orman yangınlarında, yeşil alanları hayata döndürmek yerine koca koca gökdelenler, binalar inşa ederek çoğu canlının yaşam alanlarını yok ediyoruz. Sadece bununla da kalmadık! Türkiye'nin kadim şehri olan İstanbul! şimdi 5 yıldızlı, 4 yıldızlı otelleriyle turistlere konak merkezi oldu. Gökyüzünü kaplayan o gökdelenlerle Bizans-Osmanlı ahlâkının yok ettik. O dönemde herşey ahlak üzerine kurulmuş, hürmet, saygı, tevazu gibi güzel kavramları şehre yansımışlardır. İnşa ve imar edilen binalar; İnanç otoritesine göre şekillenmiş ve medeniyet, dini değerlerimizin etrafında kurulmuştur. Şehre karşıdan bakan biri Osmanlı ahlâkının ne üzere olduğunu kolaylıkla anlayabilir. Çünkü Osmanlı İslam inancını esas alarak şehir oluşturmuştur. Buradan şunu anlamak gerekirse İnsanoğlunun bir şehir oluşturabilmesi için din, kültür ve medeniyet algısını hayata adapte etmesi gerekir. Bu üç kavram bir bütündür ve insanoğlu korumakla mükelleftir. Osmanlı hem dini hemde sanat olarak gelişmiş, dönemin en parlak devrini yaşayan imparatorluklardan biridir. Irkçılığa, kapitalizme, kolonyalizme asla yer yoktur. Türlü uluslardan, kavimlerden insanlar barındırıyor; türkler, macarlar, bulgarlar, yunanlar, avusturyalılar, araplar, ermeniler, gürcüler vb. topluluklar Osmanlı'da bir arada yaşayabiliyordu ve her bir millet "Ben şu millettenim, benim özüm aslında şudur" demek yerine "Ben Osmanlıyım!" diyordu. Eskileri anımsadıkça insan bir iç çekiyor "Ah nerede o eski zamanların ahlâkı..." Şimdiler de Türkiye bölünme korkusu içinde yaşıyor. Irkçılık, kapitalizm belli bir noktaya gelmiş durumda! "Türkiye ırkçı değildir, Türkler ırkçı olmaz!" klişesiyle kendimizi daha çok kandıracağız sanırım. Çünkü ırkçılığın sadece renkten ibaret olduğunu düşünüyoruz. Ülkemize savaş nedeniyle sığınmak için gelen insanlara gerek sosyal medyadan, gerekse sözlü olarak yapılan atıflar, ırkçılığın farklı boyutudur. Bu halet içinde olursak bizim o iğrenç batı zihniyetinden ne farkımız kalır ? Bizim yanlışımız batıya olan hayranlığımızdır. Yenilikçi olmak gereklidir fakat bu yenilik tamamiyle kültürel mirasımızı yok edecek derecede değil, belli başlı değişikler yapılarak olabilir. Cenap Şahabettin'in de dediği gibi; "Yaşayacak yenilikler, ancak eskiyi bilenlerden çıkar." Zira kendi tarihimizi unutup Batı'nın yaşam tarzını yaşamaya başlarsak bu durum bizim geri kalmışlığımıza sebebiyet verir. Kurulu bir düzen oluşturmuş toplumun; dilini, dinini ve yaşam tarzını değiştirmek büsbütün bir devrim olsada, insanoğlunun alışagelmiş olduğu inanç ve düşünce yapısını değiştirmez. Tarihimize baktığımızda fes yerine şapka giymenin zorunlu olduğu dönemde insanoğlunun kafasında ki düşüncenin değişmediğini hatta giyim kuşamın bile insanın kendi akıl ve içgüdülerine göre şekillendiğini anladığımız da insanoğlunun sıfırdan veya kurulu bir düzeni kendi düşüncelerine göre geliştirip, değiştirebildiğini de anlarız. Yani kısaca; Medeniyet iki sütun üzerine kurulur. Biri inancımız diğeri ise şahsiyetimizdir. Birde iki temel unsuru vardır ki oda ahlâkımız ve adalettimizdir. Bu dört önemli kavramı hayatımızın her alanında kullanırsak eğer tekrar eskisi gibi gelişmiş bir ülke olmayı başarabiliriz.
İnsan ve Toplum
İçimde Avm Var!Sadettin Ökten · Tuti Kitap · 2015547 okunma
·
8 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.