·107 syf.··Beğendi
···Okunma: 05 Ağustos 2022 17:00 Kırmızı pazartesi… Aylarca okuyacağım deyip bir türlü başlayamadığım ama en sonunda başladığım gün bitirdiğim, akıcılığı muhteşem ve aklınızı başınızdan alacak bir kitap. Yer yer rahatsız edici cümlelerin varlığı ve toplumun cahilliği ile baskısından dolayı çıldırma derecesine gelebilirsiniz ama son derece kaliteli bir kitap okuduğunuza emin olabilirsiniz. Bu yazarın okuduğum ilk kitabı ama kesinlikle son kitabı değil.
Kitabın daha ilk sayfalarında karakterlerin yaşayış tarzları, yaşanılan çevre ve ortam dolayısıyla çok net bir şekilde Türkiye’deki sorunlara benzer sorunlar olduğunu fark ettim. Kitabın konusu zaten namus cinayeti ve töreler üzerine kurulu. Kolombiyalı bir yazarın yazmış olduğu ve Kolombiya’da geçen bir kitaptan böyle Ortadoğu’yu andıran konular görmek ne yalan söyleyeyim beni biraz şaşırttı. Fakat Kolombiya ve diğer Güney Amerika ülkelerinde de bu gibi can acıtan, maalesef ki toplumun bel kemiği olan böyle konuların olduğunu öğrendikten sonra şaşırmadım.
Töre ve namus konusu Türkiye’nin özellikle Doğu bölgelerinde 2022 yılında bile kendini gösteriyor. Hiçbir değişiklik olmadan aynı ülkemizde olduğu gibi kitapta da bunlara rastladıktan sonra kendimi daha yakın ve olayın içinde biri gibi hissettim açıkçası. Değinilen çok önemli noktalar vardı. Örneğin; gelin ve damadın ilk gecesinde gelinin bakire olmasının istenmesi, kanlı çarşaf detayı, bakire olmadığının öğrenilmesinin ardından baba evine geri gönderilip kıza adeta bir suçluymuş gibi davranılması, kızın abilerinin ‘namuslarını temizlemek’ adı altında bir an bile düşünmeden kendilerini katil olmaya adamaları. Ve en önemlisi de tabi ki öldürülen kişinin namus cinayetinde suçlu olan asıl kişi olup olmadığının hiçbir zaman bilinmemesi…
Kitap çok sert bir şekilde giriş yapıyor ve okuru alıp bambaşka noktalara götürüyor. Baştan zaten biliyorsunuz ne olacağını ve okumaya böyle devam ediyorsunuz. Bazen ne düşüneceğimi şaşırdığım ve yorum yapamayacak duruma geldiğim satırlar okudum. Devam etmek istemedim ama merak edip yine de bitirdim. Garip bir şekilde hem kendine çeken hem de iten bir konusu var. Yaşadığım coğrafya dolayısıyla böyle konuların kitaplarda işlenmesi beni huzursuz etti fakat ilerledikçe ve özellikle sonuna geldiğim zaman aslında kitabın yaşadığımız toplumun bir aynası olduğunu fark ettim.
Baştan öleceği bilinen bir adam; Santiago Nasar, ‘namusu kirlenen kız’ Angela Vicario ve Nasar’ı öldürmeye kendilerini adeta adamış olan ve kitabın sonunda da cani bir şekilde öldüren, ‘namusu kirlenen kızın’ ikiz kardeş olan abileri Pedro ve Pablo Vicario… Bu karakterlerin ruhsal çözümlemelerini, yaşayış tarzlarını, ikizlerin neden bu cinayeti işlemek için kendilerini mecbur hissettiklerini, birkaç kişi hariç kimsenin onları vazgeçirmek için hiçbir şey yapmadığını ve kaçınılmaz son olarak da köşeye sıkıştırılan Santiago Nasar’ın nasıl öldürüldüğünü yazar öyle güzel vermiş ki okura, hayran olmamak elde değil…
Toplumun nasıl yozlaştığı, toplumdaki kırmızı çizgilerin ve törelerin varlığı, cinayet işlemenin bu kadar basit olması kitapta en çok göze çarpan noktalardan.
Nobel edebiyat ödülü almış olmasına asla şaşırmadım çünkü hak edilmiş olduğu kesin.
Okuduğum ve bir çırpıda bitirdiğim en güzel kitaplardan biriydi. Kesinlikle sıkıcı ve bunaltan bir ilerleyişi yok aksine ne zaman kitabı bitirdiğinizi bile fark etmiyorsunuz.
Kitaptan çok sevdiğim ve altını da çizdiğim bir cümle ile noktalamak istiyorum;
“Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım.”
İyi okumalar…