Nazan Bekiroğlu'nu Lâ kitabıyla tanıdım. Soluksuz okuduğum bir eserdi. Günümüz güncel eserlerinde bu tarzda bir anlatım bulabilmek güç olduğundan hayranlıkla okumuştum. Şimdi Yûsuf ile Züleyha eserini okurken şöyle düşünüyorum. Önce La değil de bu kitabı okumuş olsaydım, yine hayran olurdum. Fakat şuan, "bu tarz tuttu bide Yûsuf peygamberi yazayım" denmiş hissi verdi. Çok güzel cümleler var kitapta. Ama heyecan ve samimiyetle, yazarın dilinden öylece dökülüveren sözler değil. Fazlaca düşünülmüş gibi.
Ve gariptir ki !
Kitap, yazarın tatlı dili vesilesiyle bir şekilde okunurken, beni en çok rahatsız eden kapak oldu. Böyle bir esere, neden böyle bir kapak?? Yûsuf'un adı geçen yerde insan silueti kullanmak bana hadsizlik gibi geldi. Böyle olunca daha oryantal bir havası olmuş. Fakat eser böyle bir havaya ihtiyaç duyacak bir eser değil. Okuduğumuz şey ne bir babil hikayesi ne de fars hikayesi. Bir çöl, bir kuyu, secde eden güneş ve ayın sanatsal bir imgelemi yapılamaz mıydı?! Birileri, "ya takıla takıla buna mı takıldın" diyecekler belki ama... Kitap öncelikle isim ve kapak dizaynı arasındaki alakasızlık ile kaybediyor daha ele alır almaz. Arka kapak dahi daha uygun esere. MERAK EDİYORUM BÖYLE DÜŞÜNEN SADECE BEN MİYİM OKURLAR ARASINDA?