·240 syf.····Okunma: 14 Ağustos 2022 11:26 Hendek
Oksford sözlüğüne göre “Gerçek”: El ile tutulup göz ile görülecek biçimde tam anlamıyla var olan, varlığı hiçbir biçimde yadsınamayan, bir durum, bir olgu, bir nesne ya da bir nitelik olarak var olan.
"Kâğıt paranın üzerinde saymaca değeri yazılıdır, onun gerçek değeri ancak kâğıttır"
Yine aynı sözlüğe göre “Kurgu”: Eylem alanına geçmeyen, yalnızca bilmek ve açıklamak ereğini güden, kuramsal düşünce. Aradaki farkı belirleyen duyu organlarımız. El, göz, burun, kulak ve dil. Bunlardan aldığımız veriler bu iki olguyu birbirinden ayırıyor görünüyor. Oysa bir şey ihmal edilmiş bu tanımlarda. Bunu işleyen merkez yani beynimiz. Bir işlem merkezi olarak beynimiz bu iki durumunda yaşamdığı yer. Ve aslına bakarsanız aradındaki farkı ortaya koymak beyin açısından oldukça zor. Düşünün bir bazı anları koku ile, bazılarını görsel, çektiğiniz acıları ise dokunsal bir boyutta hatırlarız. Bunlar yaşanmıştır. Ya da yaşanmış olanı kendimize algımıza ve tüm birikimimize göre yorumlayıp depolarız. Olaya şahit kişiler yaşadıklarını farklı şekilde aktarır. Oysa olmuş olan tektir, bir tanedir ve biriciktir.
Hayal gücümüz bu kurguyu etkileyen en önemli parametrelerden biridir. Birikimlerimiz, gözlem gücümüz, bakış açımız gibi pek çok şey hayal gücümüzü etkiler. Aslında beynimiz kurguyla gerçeği daima karıştırma eğlimindedir. Çıkarımlaromız bu iki uç arasında sallanır. Önyargılar geliştiririz. Kendimizi korumak için bir sonraki adımı hesaplamak için zarar görmemek için. Yapılan bir küçük hareket ya da rutinin dışına çıkan bir eylem bizi şüpheye düşürür. Kurgu ve gerçek işte en çok bu noktada birbiri içine düşer. Artık sınamalısındır. Yani duyularını devreye sokmalı ve ayırt etmek için deney ve gözlem yapmalısındır. Bunu yapmamayı tercih ettiğinde ise senin kurgusal olarak yarattığın gerçekliğin göbeğinde bulursun kendini. Artık ortam kaygandır, güvensizdir ve vahşidir. Ne zaman ne olacağını kestirmek için çıktığın yolda yolunu kaybedersin. Geriye daha geriye en geriye bakmaya başlarsın. İlk adımlarına kadar geri sararsın orada o tekimsiz hafıza çukurundan bir sürü kalıntı çıkarıp onlara sarılırsın. Tekrar bakarsın onlara parlatırsın çamurunu temizlersin tozunu alırsın. Oysa tek yapman gereken sınamaktır geriye gitmeden. Basitçe sormaktır konuşmaktır.
Kitap bir kaosu betimliyor. İçine düşülebilecek bir kaosu. Sıradan insanın ilişkilerini çatarken kullandığı o çubukları bağları sorguluyor. Birbirine uladığımız anlardaki boşluklarla oluşturduğumuz beşeri ilişkilerimizin sağlamlığını sorguluyor. Önce çoğrafya etkilidir diyor, isimler, yaşadığın andaki akımlar, imkanlar, soyutlamalar. Bir kişinin dünyaya dokunduğu tüm alanlardan bahsediyor. Dogmatik olandan aileden başlıyor. Sonra kendimizin seçtiği ilişkilerden devam edip, ülke ve dünya ile olan bağımızı sorguluyor. Kişinin ailesinin, ilişkisinin, işinin, ülkesinin nihayetinde içinde yaşadığı dünyanın üzerindeki etkilerini kurgu ve gerçek kapsamında sunuyor okuyucuya. Şizofrenik bir metin çıkıyor o zaman karşımıza. Herşeyden bahseden ve tam bir olay kurgusunun olmadığı bir metin. Metnin sonunda ise ne için nelerden vazgeçtiğimizi, susarak neleri örtmeye çalıştığımızı, toplumsal sözleşmelerin en çok konuşarak veya yazılarak değilde susarak oluştuğunu gösteriyor bize. Sustuklarımızın bize kalan kurgu dünyasında gerçekle aynı kefede olduğunu ispat ediyor. İnsanların bu evrende ve dünyada kendilerini konumlandırdığı noktanın yalnızca bir kurgu olduğunu doğanın bununla asla ilgilenmediğini çok güzel ifade ediyor.
“Utanç diye bir şey yoktur…Bu bir insan icadıdır.”
Buna rağmen meydan okumayı da ihmal etmiyor yazar.
“İnsan insan olalı en önemli meydan okuma “neden” sorusuna bir cevap bulmaktır.”
Sorulara verdiğimiz cevaplar için başvurduğumuz herşey bir gerçek dayanağa sahip değildir. Kurgumuz, ortak bilincimiz ve ortak bilinç dışımızda işin içindedir.