Kitapta üç metafor var.
Birincisi; Sevgili doktorcuğumuz Andrey Yefimıç'a deli yaftası vurulması.
İkincisi; En akıllı delimiz olan Gramov'un realist düşünceleri.
Üçüncüsü ise; bu iki varlığın birbirlerini çok iyi anlayıp diğer insanlarla geliştirdikleri sohbetlerden daha ileri bir konuşma gerçekleştirebilmeleri.
Andrey Yefimıç, bilgili, kültürlü, sürekli okuyan bir o kadar da çevresinde dönen pisliklere göz yumacak kadar nazik (korkak) bir insan. Çevresinde artık konuşabileceği zeki bir insan olmamasından yakınıp duruyor. Derken karşısına akli dengesini kaybetmiş olan hastamız Gramov çıkıyor. Aslında karşısına çıkmıyor. O hep altıncı koğuştaydı, onun dışarı çıkması dahi yasaktı. Doktorumuz hadi bir koğuşun önünden geçeyim ya, diye düşündüğü bir gün kendisinin bağırışlarını duyunca bir konuşmaya girişiyorlar ve doktor bu gençten pek etkileniyor. Zeka parıltıları görüyor adamımızda. Peki doktorun dışardaki çevresi bunları görünce ne düşünüyor? Delirdi diyorlar, aklını kaçırdı. Ne yapsa da bu insanları aksine ikna edemeyen doktorumuz , “ uyuma numarası yapan bir insanı uyandıramazsın ” cümlesinin kanıtı. Sonra ne mi oluyor, kitabı yazayım şuraya daha makbule geçer, çok spoi verdim çok. Yorum mu yani, kitap özeti gibi oldu. Seslerinizi duyuyorum.
Akıllılar mı delidir, deliler mi akıllı? Arada ne gibi incelikler var, çok açıkça anlatıyor kitap. Kendini ispat etmeye çalışmanın dayanılmaz acısına karşılık pes eden bir Andrey Yefimıç. Oysa o, acı çekmek insanın zihninde olan bir şeydir, düşünmezsen acın kaybolur, düşüncesine sahipti. O Dyojen'den örnekler veren bir insandı. Acıya dayanamadı..
Bir de Gramov var ki, acılar içinde büyüdü ve doktorun düşüncesine şiddetle karşı çıktı. O hâlâ o koğuşta, mücadele ediyor. Kendini insanlara ispat etmeye çalışmanın acısı içinde, her bağırışında Nikita'dan dayak yiyor.
Altıncı Koğuş