Rivayet odur ki evveli güzel, ahiri ise yitirilmiş kutsal bir mezardı memleket o günlerde. Her anne ölen çocuğunu günde kırk defa yüreğine gömüyordu evvela. Kuşlar yıkık yuvalarından yavrularını kurtarma telaşındaydı. Kurtların azılı sofrası her zamankinden daha genişti; ahali kurtların aslanı parçaladığına yakinen şahitlik ediyordu. Teceddüt (yenilik) ve muasırlaşma (çağdaşlaşma) herkesin dilinde dolaşıyor; adalet sözü en yüksek perdeden yankılanıyordu.
Cahil bilginler çoğalmıştı o vakitlerde; kimse dinlemiyor, herkes anlatıyordu; anlayış az, kavga çoktu. Memleketin her köşesinde günde beş vakit ulema bulmak mümkündü. Kâhinler dost meclisleri kurmuştu. Ve dahası dalkavuk ve soytarıların kol gezdiği; debdebenin, şaşaalı günlerin doruğa ulaştığı, zevk-ü sefanın şifalı su gibi tüketildiği, hasılı (kısacası); beytülmalin (devlet hazinesinin) talan edilmeye başlandığı şikemperver (boğazına düşkün) günlerdi. (Sayfa 11-12)