“kendimin ve ailemin başından geçenleri romanlaştırmıştım. fakat bir büyük burjuva evinin dağılışını anlatırken bundan daha önemli bir iş başardığımın, sonu gelen ve dağılan bir toplum dönemini haber verdiğimin bilincine varmış değildim”
thomas mann
thomas mann’ın “bir ailenin çöküşü” alt başlığı ile yayımlanan ve alman edebiyatında bildungsroman (oluşum romanı) ve daha alt katogirede de “familienroman” (aile romanı) olarak bilinen bu romanında; buddenbrook ailesinin 1835-1877 yılları arasındaki 4 kuşak boyunca devam eden çöküş sürecine (ve geri dönüşlerle birlikte 1835 öncesine) tanıklık ediyoruz. bu tanıklık yalnızca ailenin yaşadıklarıyla kalmıyor dönemin ekonomik, siyasi ve sosyal koşullarına kadar uzanıyor. klasik ile modern arasında bir köprü olarak da nitelendirebileceğimiz buddenbrooks’ta, thomas mann pek çok otobiyografik izler bırakmıştır ki bu ilk romanlarda sıklıkla rastlanan bir durumdur. örneğin; mann’ın wagner tutkusuna ya da gerçek ismini kullandığı doğum yeri olan, babası johann ve konsül johann’ın benzerliğine hatta tüccar ailenin son üyesi ve sanatçı ruhlu oğlu hanno ile mann arasındaki benzerliğe vs… doğrusu roman için thomas mann’ın gençlik yıllarının bir özetidir diyebiliriz. buddenbrooks’u yazarken mann’ın zorlandığını hatta aralıklarla savaş ve barış’ı, anna karenina’yı okuduğunu, rus ve iskandinav yazarların kendisine yol gösterdiğini kendi hayatını anlattığı lebensabriß’de görmekteyiz. ancak romancılığının yanında eşine az rastlanır bir bilgi birikimine sahip mann bu işin üstesinden kolaylıkla gelecek ve tarihler 1929’u gösterdiğinde nobel komitesinin "başlıca, çağdaş edebi çalışmaların klasiklerinden biri olarak tanınan, fevkalade romanı buddenbrooks sayesinde” sunumuyla nobel ödülünün sahibi olacaktır.
mann lübeck’in adını romanda hiç anmaz ancak lübeck’teki sokak isimlerini, dükkân isimlerini, gerçek kişi isimlerini ve orada yaşamış gerçek akraba isimlerini kullanmıştır. ve şimdi romanı daha iyi tahlil edebilmemiz için öncelikle önemli tarihlere ve dönemin almanya’sına bir göz atmamız gerekiyor.
1835 yıllarında lübeck:
almanya bu yıllarda, kutsal roma cermen imparatorluğu’nun boşluğunu doldurması amacıyla kurulmuş olan alman konfederasyonu ile yönetilmekteydi. pek çok federe devlet yönetimde söz sahibiydi ki 1811’den 1813'e değin fransız boyunduruğu altında kalan lübeck, 1815'ten sonra da alman konfederasyonu'na üye olmuştu. lübeck ’in o yıllarına baktığımızda baltık denizi’ndeki en önemli limanlardan birisi olduğunu görürüz. ticari hacmi her ne kadar 14. ve 15. yüzyıllar’ı yani hansa birliği’nin merkezi olduğu yılları aratıyor olsa da yine de lübeck, bölge adına en önemli liman konumundaydı en azından 1845 gıda krizi ve demiryollarının öneminin 70’lerde kat be kat artmasına kadar.
1845 ve sonrası:
1845 yılına kadar iyi-kötü ama pek de rahatsızlık duymadan ticari faaliyetlerine devam eden lübeck’li tüccarları rahatsız eden gelişmeler patlak vermeye başlamıştı, bu gelişmeler üzerine karl grün dahi sosyal meselenin gitgide daha çok zamanın konusu olduğunu belirten yazılar yazıyordu. gazetelerde “ücretli işçiliğin kaldırılması, emeğin düzenlenmesi, sosyalizasyon vb.” gibi başlıklar göze çarpmaya başlamıştı. ve 1848 yılına gelindiğinde k. marks ve f. engels komünist manifesto’yu yayınladılar (mart devrimleri) ve bu tarihten itibaren içine girilen bu süreç alman topraklarının kaderinde çok farklı yollar çizecekti.
bu tarihlere baktığımızda 1848-1871 arasında iki büyük mesele ile karşılaşırız birincisi birleşik almanya planları diğeri ise fransa ve ingiltere üzerinden gelen sosyalist etki. romana baktığımızda da bu değişim sürecinin etkilerini fazlasıyla hissederiz örneğin babasından farklı olarak thomas’ın tutucu liberaller tarafında yer alması dönem için şaşırtıcı gelmemektedir ya da 1848 ayaklanmaları sırasındaki aşçı kız trina’nın “biraz daha bekleyin bayan konsül, bu böyle devam etmeyecek çünkü bu düzen değişecek. o zaman ipekli elbiseler giyip kanepeye sizin yerinize ben oturacağım ve siz bana hizmet edeceksiniz” sözleri iyi birer ipucudur. burada aslında mann’ın yapmaya çalıştığı bir yandan değişimi bizlere gösterirken diğer yandan da o günün almanya’sının “devrimci” kitlenin ne kadar lümpen bir durumda olduğuna işaret etmek olabilir.
1860-1870’ler
ikinci schleswig-holstein savaşı, viyana antlaşması, avusturya-prusya savaşı derken karışıklar ve belirsizlikler içinde geçen birkaç on yıldan sonra çok-başlılığı nihayete erdirme derdinde olan alman prensleri ve kıdemli ordu komutanları 18 ocak 1871'de, aynalar galerisi'nde ı. wilhelm'i "alman imparatoru" ilan ettiler ve ıı. reich’ı kurdular. işte buddenbrook ailesi’nin çöküşü de hemen hemen bu tarihlere denk gelmektedir.
abraham h. lass’ın buddenbrook ailesinin çöküşü için şöyle der:
“buddenbrook ailesi, dış şartların herhangi bir baskısı altında değil de, psikolojik kuvvetlerin tesiri altında gerileyen ve düşen ticarî ailenin hikâyesidir. ailenin her nesilde, daha kuvvetli bir tarzda ortaya çıkan, ailenin muhtelif mensuplarının enerjisini ve kendilerine olan güvenlerini körelten anti-burjuva ruhu, bunda bilhassa rol oynadı. diğer sebepler arasında, ailenin bazı üyelerinin disiplinli yasayıştan ayrılmaları; bazılarının da sanat kabiliyetine sahip oluşları söylenebilir. bunlar, aile üyeleri arasında, tembellikten, ölümün şiddetle arzu edilişine kadar değişen his ve durumlar yaratmıştır.” ancak tarihlerin altında lass’ın söylediğinin tersine; sermayenin el değiştirmesi, buddenbrook tipi soylu ailelerin artık tedavülden kalkması, aile şirketlerinin değil çok uluslu dünya şirketlerinin piyasaları kontrol etmesi, el üretiminden otomasyona geçiş ve dünya pazarlarının kontrolünün sözünü ettiğimiz şirketlerin eline geçmesiyle değişen bir avrupa görüntüsü yatmaktadır. burada lass kısmen yanlış bir yaklaşımla -bir bakıma - var olan genel koşulları bir kenara bırakıp özel koşulların özel bir sonuç doğurduğunu ileri sürmektedir. ne var ki bu çöküş buddenbrooklara has bir çöküş değildir dönem incelendiğinde bu tip ailelerin tümünün yavaş yavaş yok olduğunu görürüz elbette kendi dinamiklerinde kendilerine has değişimler ve bozulmalar yaşamışlardır ancak bu bozulmaların toplumsal zeminini göz ardı etmek romanı dar bir çerçeveye oturtmaktan başka bir şey olmayacaktır. nihayetinde bu tarihler ve bu gelişmeler bizi şu tabloyla karşılaştırır; yükselen ve birleşmiş bir almanya ama kaybetmiş bir buddenbrook ailesi ya da kaybetmiş klasik burjuvazi.
roman; “büyük yemek” öncesinde, mann’ın bize -hanno dışında- aile bireylerini, evdeki hizmetçileri ve iki aile dostunu (kentin şairi olarak tanınan j. j. hofsstede’i ve doktor grabow’u), rahip wunderlich’i, krögerleri, köppenleri ve langhalsları (lübeckli diğer burjuva ailelerini) kabaca tanıtmasıyla başlar. bu kabaca tanıtıma karşın karakterlerin dış görünüşlerini, jest ve mimiklerini ince detaylarına kadar anlatır. bayan konsül buddenbrook’un saçlarından, genç thomas’ın dişlerinin sarılığına (ki leitmotif tekniğini ustalıkla uygulayan mann bize ölümler ve diş rahatsızlıkları arasında ince oyunlar oynayacaktır), ıda jungmann’ın şivesine kadar. hatta mann bir yerde christian’ı betimlerken: “elmacıkkemiklerinin altında göze batan birkaç çizgi, yüz biçiminin tazeliğini ve çocuksu görüntüsünü uzun süre koruyamayacağını gösteriyordu” diye belirtir ve karakterin okuyucuda oluşacak olan imgesine sert bir dokunuş yapar. sonrasında ailenin istemediği birisiyle evlenmiş ve uzaklaştırılmış üyesi gotthold’u tanırız büyükbaba johann buddenbrook’un daha o doğarken gotthold’a nefret beslediği ortadadır sebebi ise büyük bir sevgi beslediği ilk karısının gotthold’u doğururken acılar içinde hayatını kaybetmesidir.
bay grünlich’in sahneye çıkmasıyla birlikte tony’nin de kaderi romana iz bırakmaya başlayacak ve bir yaz akşamı bay grünlich aileyi ziyarete geldiği sırada tony her ne kadar nefret etse de her ne kadar karşı çıksa da bu “sözde” tüccar grünlich ile evlenmek zorunda kalaktı. tony’nin bay grünlich ile evliliği tam anlamıyla bir burjuva ahlakının özetidir şöyle ki; tony öncelikle kesinlikle karşı çıktığı bu evliliği bir süre sonra kendi yaşamının refahı ve şirketin çıkarları adına kabul edecekti.
tony bu evlilik gerçekleşmeden önce travemünde’de morten adlı birisiyle tanışır ve ondan oldukça etkilenir. o’nun dünyaya karşı olan ve kendi bildiği kalıpların dışındaki görüşlerinden ve yine ona göre oldukça fazla olan bilgisinden çok hoşnuttur. morten’e sorduğu safça sorulara daha önce hiç duymadığı hatta duyduğunda bile anlamlandırmakta güçlük çektiği kavramlar işitir, imparatorlukların yıkılması, özgürlük, işçi sınıfı, emek ve sermaye gibi kavramları konuşmaya başlar ancak ailenin ve şirketin baskısı öyle güçlüdür ki yukarıda belirtilen ahlak ve sorumluluk açmazından kendisini tam anlamıyla hiçbir zaman kurtaramaz. tony’nin bu “aykırı” döneminden geriye kalan ve pek önemi de kalmayan sadece şu satırlardır: “tony birdenbire morten’le aynı görüşleri paylaşıyormuş gibi hissetti, onun “özgürlük” dediği şeye karşı büyük bir anlayış, ne olduğunu pek sezemediği, ama içten içe kendisinin de özlediği bir anlayış beslediğini düşünüyordu.” kim bilir tony belki de gerçekten bu anlayışı kavramıştı onu saran çemberin baskısını hissetmiş ve kuralların dışına çıkmak istemişti belki de, belki de tony sadece bilinmeye karşı duyulan o cezb edici merakı duyuyordu.
buddenbrook ailesinin bir alâmet-i fârikası da aile bireylerinin ve şirketin başından geçen önemli olayların yer aldığı bir nevi kutsal kitap konumuna yükseltilmiş olan aile defteriydi. tony 22 eylül 1845 günü masaya oturdu ve uzun uzun düşündü bir yandan altın yaldızlı aile defterine bakıyor diğer yandan gelecekte hangi soyadına sahip olması gerektiğini, önemsenme duygusunun ona kendisini nasıl da iyi hissettirdiğini düşünüyordu. babasının “bir zincirin halkası gibi” diyerek not düştüğü benzetmeyi düşünüyordu en sonunda kendisinin de bu zincirin bir halkası olması gerektiği kararına vardı, kendisi de bu cemiyetin kutsanmış ve zengin bir üyesi olarak yaşamaya devam etmek istiyordu. eline kalemi aldı ve adının yazılı olduğu kısma şu notu düştü “…22 eylül 1845’te hamburglu tüccar bay bendix grünlich’le nişanlandı.”
1848 paris ayaklanmasının etkileri lübeck’e sıçradığı sırada sınıf ayrımına dayalı seçim hakkını savunan konsül johann buddenbrook eşini rahatlatmak için “sevgilim, yalvarırım sana, ne olur boşuna korkup heyecanlanma… bir grup genç insan bir araya gelmiş, belediye önünde ya da pazar yerinde biraz gösteri yapacaklar… devlete çok çok birkaç pencere camına mal olur, hepsi bu kadar” diyordu. kalabalık bir grup ihtilal arzusu ile temsilciler meclisi önünde toplanmıştır ve burada mann yine sivri diliyle hem bu –lebrecht kröger’in deyimiyle- “ayaktakımının” teori ve pratikten yoksunluğunu hem de aristokrat elleriyle stresten başını ovuşturan “burjuva takımının” vahşetini alttan alta incelikle bize göstermektedir. bunu, kayınpederinin “bu aşağılık yaratıklara saygılı olmalarını öğretmek için kurşun ve barutla üzerlerine gitmek gerekir…” sözüne ve konsülün yanında çalışan ayaklanmada başı çeken corl smolt’un “bilmem nasıl söylesem… istediğimiz şey… daha fazla bekleyemeyiz… şey… ihtilal yapmak istiyoruz.” sözlerine bakarak daha iyi kavrayabiliriz.
zirve aslında sonun da başlangıcıdır orada ne olursa olsun kalamazsın ve uzun ya da kısa soluklu her ne olursa olsun düşme hattına bir şekilde girersin işte buddenbrook ailesi’nin de itibarının zirveye ulaştığı aynı şekilde düşme hattına da girdiği gün bu ayaklanma günüydü. meclis binası önünde toplanan kalabalığın karşısına büyük bir cesaret göstererek çıkan konsül bütün kalabalığı yatıştırmış, onları etkilemeyi ve onları dağıtmayı başarmıştı. bu başarısı onun meclisteki itibarını fazlasıyla artırmış olmasına karşın kısa bir süre sonra avrupa’da genel seçim hakkı kabul görecek ve haggenströmler gibi güne ayak uydurabilen aileler ayakta kalabilecekti işte o gün buddenbrooklar için hem zirve hem de düşünün başlangıcıydı.
“iflas… ölümden bile daha korkunç bir sözcük, bir karmaşa, yıkılıp yok olma, bir utanç, bir yüz karası, bir umutsuzluk ve sefalet yumağı”
bu cümle belki de dönemin şirketlere bağlı ailelerinin, olgun burjuva ahlak anlayışının temelinin neye dayandığını çok açık bir şekilde anlatıyor. ekonomik çıkarların ve zenginliğin ve bu zenginliğin getirdiği itibarın, soyluluğun ölçütü hayatın bütün kademelerinde kendisini baskın bir şekilde hissettiriyordu. her zamanki gibi yine tony’de de böyle olmuştu. başarısız bir evlilik hayatı geçiren tony, grünlich’in baskısından ve zulmünden yıldığı bir gün babasına mektup yazmış ve kendisini davet etmişti aslında bir diğer etken de grünlich’in dolandırıcı olduğunun ortaya çıkmış olması ve kayınpederinden borç para istemek üzere karısından babasını eve görüşmeye çağırmasını istemesiydi. konsül eve geldiğinde içi buruk bir şekilde kızıyla uzunca konuştu kocasını sevip sevmediğini sordu, henüz grünlich’in iflas ettiğini bilmeyen tony kaçamak cevaplarla “elbette babacığım” demekle yetiniyordu. ancak iflası öğrenen tony’nin zihninde şimşekler çaktı ve babasından destek alarak grünlich’e katlanamadığını ve onu hayatında kesinlikle istemediğini anlattı ve en sonunda johann buddenbrook “bu iş bitti” der gibi yerinden doğrulmasıyla tony ilk evliliğini bitirmiş bulunuyordu.
mann’ın ölümleri ve doğumları doğanın bereketli ışıltılarıyla ya da boğucu kasvetiyle birlikte haber vermesi okuyucunun bütün kitabı iliklerine kadar hissetmesindeki en güzel etmenlerden birisidir. 1855 yılının sonbaharında işte böyle bir tablo çizer bize mann. o gün bunaltıcı hava daha da ağırlaşmış, bir saniye içinde atmosferde müthiş bir hızla artan bir basınç, insanın beynini oyan ve kalbini sıkıştıran, solumasını imkânsız kılan bir basın… ve kırlangıç caddeden öyle alçaktan uçmuştu ki kanatları kaldırıma çarpmıştı. kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığı bir basınç. insan bedenini gittikçe daha da hareketsiz kılan bir gerilim nihayetinde konsül johann buddenbrook’un ölümünü haber vermişti.
christian’ın yedi yıl ingiltere’de kaldıktan sonra babasının ölümü üzerine lübeck’e dönüşü ve yaşanılanların anlatıldığı kısım thomas ve christian arasındaki farkın ve aile reisinin neden thomas olacağının neden christian olamayacağının açıkça ortaya çıktığı kısımdır. christian ingiltere’deki tiyatroları, barları, şarkı söyleyen kadınları anlatır, ailenin garip bakışları altında yaşadıklarından bahseder. tiyatro ve müziği ne kadar sevdiğini anlatır. bir süre sonra tony, thomas’a christian’ın davranışlarının ne kadar garip gördüğünü, aileye olan aykırılığından dert yanar. tony ve thomas arasındaki konuşmanın sonuna doğru thomas “bizim müzik zevkimiz orkestra aletlerini akort ederken duyduğumuz zevkten öteye geçmez ve bazen bunu yutmaya bile cesaret edemeyiz… ah, en iyisi masanın başına oturup atalarımız gibi çalışarak bir şeyler başarmalıyız…” diyerek atalarının mirasını taşıyacak tek kişi olduğunu bize gösterir. ancak bu biraz ön-yargılı biraz küçümseyici bakış açısı kaderin hanno’yu yaşam sahnesine itmesiyle ne kadar da yanlış olduğunu gösterecektir.
thomas’ın bir iş gezisi nedeniyle hollanda’ya gitmesi gerda arnoldsen’in buddenbrooklara dâhil olmasına vesile olmuştu. gerda arnoldsen için; o uzak diyarlardan gelen, gizemli çekiciliği üzerinde taşıyan, müziğe olan yatkınlığıyla latin amerika doğumlu júlia da silva bruhns’un ( mann’ın annesinin) romandaki yansıması diyebiliriz. koyu kızıl saçlarıyla, beyaz teniyle, entelektüel birikimi ve derinliğiyle idealize edilmiş olan gerda ailenin idealize edilmiş olan üyesi thomas’a layık bir kadındı.
christian ve tony’nin kaderlerinde ortak bir nokta vardı, ikisi de hayatta aradıklarını bulamamışlardı ve ikisi de ailelerinin saygınlıklarına zaman zaman gölge düşürmüşlerdi. tony beceriksiz evlilikleriyle, christian ise rahatlığıyla, nerede nasıl davranması gerektiğini bilmeyişiyle ve ailesini küçük düşürecek sözler sarf etmesiyle daha da önemlisi bir türlü buddenbrook ailesi’nin adı üzerinde uzanan burjuva yaşamına bir türlü ayak uyduramayışıyla thomas’ı çok sinirlendiriyordu. thomas’ın tony’ye karşı duyduğu acıma ve merhamet christian’da nefrete ve öfkeye dönüşüyordu çünkü tony dış etkenlerin kurbanıydı thomas’a göre ama christian tamimiyle kendi beceriksizliğinin kurbanı olacaktı. thomas ve christian arasındaki gerilim 1857 yılının mayıs ayında patlak verdi. thomas karşısında her zaman bir duvar görmekten bıkmış bir şekilde bir karşılık almak istercesine, duvarı biraz yerinden oynatmak istercesine kardeşine en ağır lafları söyledi. sonrasında da christian’ın üzülmesi, tepki vermesi onu rahatlatmıştı, sonunda vurdumduymaz kardeşinin gözlerinde bir karşılık bulmuştu ve biraz daha sakinleştikten sonra kardeşinin derdini dinlemiş ona bir çözüm önerisi sunmuştu, ileride yine hüsran ile sonuçlanacak bir öneriydi bu. kardeşi hamburg’daki bir firmayla ortaklık kurmak üzere yola çıkacaktı.
tony münih seyahati sırasında tanıştığı bay permaneder ile evlenmişti ancak bu ikinci evliliği de suya düşmüş yine acımasız kaderinin oynadığı bir oyuna yenik düşmüştü. kocası tony’yi aldatmaya kalkmıştı ama her ne kadar görünen neden bu olsa da tony kocasından onu aldattığı için değil aralarındaki kültürel farktan, ahlaki ve sınıfsal farktan dolayı ayrılmayı seçmişti. görünürdeki olay her ne kadar trajik olsa da altında yatan gerçeklik daha büyük bir trajediyi ortaya koyuyordu bu trajedi yıllar önce travemünde’de morten’in ortaya çok güzel bir şekilde koyduğu trajediydi. thomas, asıl sorunun ne olduğunun farkında olmadan kız kardeşini bu hatasından vazgeçirmeye çalışıyor ve kocasına geri dönmesini tembih ediyordu ki tony kendisinden hiç beklenmeyen olgunlukla iyi bir nutuk çekmişti thomas’a ve yıllar önce belleğine kazınmış olan şu sözleri söylemişti “benim soyluluğa olan yakınlığı hep alaya aldın sen… evet, uzunca bir süre önce aklı başında bir adamın bana söylediği şu sözleri münih’te geçirdiğim yıllarda sık sık düşündüm: ‘soylulara karşı sempati besliyorsunuz… nedenini söyleyeyim mi? çünkü siz de bir soylusunuz! babanız büyük bir insan ve siz de bir prensessiniz. sizinle bizim aramızda derin bir uçurum var, biz sizin ait olduğunuz seçkin çevreden değiliz…’ demişti adam. evet, tom… biz soylu bir aileyiz ve halkla aramızda bir mesafe var, böyle hissediyoruz kendimizi. bizleri tanımayan ve bizleri takdir etmesini bilmeyenlerin arasında yaşamayı düşünmemeliyiz. onların arasında onurumuz kırılır ve küçük düşeriz, kendini beğenmiş gülünç insanlar derler bize.” burada anlaşılıyor ki tony bilgiye deneyim yoluyla ulaşmış ve yaşadıkları sonucunda belirli bir kavrayışa ve olgunluğa zor yollardan da olsa erişmiştir. bundan sonra ise permaneder’in “def ol git kaltak karı! cehenneme kadar yolun var!” sözü ise bu uçurumun yanında o kadar da önemli bir ayrıntı olmayacaktır. tony’nin yaptığı bu konuşma o dönemdeki ve belki de hatta günümüzdeki “görünmeyen” sınıfsal ayrılıkların açık bir özeti durumundadır. mann’ın tablosunun asılı olduğu çivi işte budur.
1763 yılında senatörlük seçimleri yapılmıştı ve genel kanı hagenström’ün seçileceğinden yanaydı ancak thomas’ın atalarından gelen saygınlığı ve kendi kişiliğindeki ağırlığı bu seçimlerin çok da kolay geçmeyeceğini göstermekteydi. nitekim öyle de oldu thomas her ne kadar hagenström’den daha az servete sahip olsa da senatör olmayı başardı ve ilk iş olarak yeni bir ev yaptırmaya karar verdi. ev motifinin mann’ın bu romanında ayrı bir önemi vardır. ailenin çöküşü ile evin elden çıkarılması paralel seyreder ve yeni evin yaptırılıp eski evin elden çıkarılması bir bakıma yukarıda bahsettiğim arka planda devam eden toplumsal çöküşten ziyade daha özel ve gözle görülen belirgin bir çöküşün habercisi olacaktır. unutulmamalıdır ki roman yeni bir eve geçen buddenbrookların davet vermesiyle başlamıştı. buddenbrooklar yeni eve taşındıktan hemen hemen bir ay sonra tony thomas’ı ziyarete gider ve clara’nın hastalığını anlatır bunun üzerine thomas da artık kendisini genç hissetmediğinden ve başarısız olmaktan duyduğu korkuları dile getirir. burada yine ev motifinin önemiyle karşılaşırız ve thomas “son günlerde bir yerde okuduğum bir türk atasözünü, ‘ev yapan ölür’ diyen atasözünü sıkça anımsadım. bunun ille de ölüm olması gerekmez kuşkusuz. ama bir geriye gidiş, bir çöküş, sonun başlangıcı… anlıyor musun, tony?” diyerek. hanno buddenbrook’un durumu tıpkı ufak bir bebek olduğu zamanlardaki gibi yine iyi değildi; uyumadığı zamanlarda tedirgin, mahcup bir halde etrafa bakıyor uykuya dalmakta güçlük çekiyor ve şansı varsa da uyuyabilirse şiirler sayıklıyor ve uykusunda gözyaşlarına boğuluyordu. durumun herkes farkındaydı sadece hanno’nun durumu değil thomas’ın da durumu kötüye gidiyordu; iyice yaşlanmış o eski saygınlığının yarısı dahi kalmamış, maddi zorluklarla baş etmekte güçlük çekiyordu ve firma da eski saygınlığını çoktan yitirmişti. senatör thomas buddenbrook tüm bu kötü gidişatı yeni eve bağlıyor ve eve lanetler yağdırıyordu. kötü gidişatın emareleri belirmeye başlamıştı önce yaz gezilerinden vaz geçen buddenbrooklar sonrasında ise arabacı anton’u işten çıkarmak zorunda kalmışlardı hele yemek üzerine tatlı yeme alışkanlıklarını sadece pazar günleriyle sınırlandırmaları buddenbrookların dışarıdan görünen ihtişamları ile yaşadıkları zor durumun en trajik örneğiydi. thomas’ın zihni dalgalanan bir deniz gibiydi ve sürekli git geller yaşıyordu, önüne gelen sağlam bir iş teklifinden sırf ahlaki kıstasları nedeniyle kaçınıyor atalarının bu durumda olsa ne yapacaklarını düşünüyordu. elbette diyordu atalarım olsaydı bu işi kesinlikle kaçırmazlardı diye düşünüyor en sonunda “ben acaba sadece bir korkak mıyım?” sorusuyla kendisini baş başa bırakıyordu.
tarih, 7 temmuz 1768’i gösterdiğinde buddenbrook firması 100. yılını kutlayacaktı ve o günün şerefine bir davet düzenlendi, bu bölüm mann’ın üzerindeki wagner etkisinin en bariz örneğidir. mann bay pfühl ile wagner tartışmasına giren gerda’nın ağzından wagner’e şöyle bir methiye düzmekten kendini alamamıştır: “bay pfühl, lütfen tutarlı olun ve konuyu soğukkanlılıkla değerlendirin. wagner’in armoniyi alışılmamış bir biçimde kullanması sizi çok şaşırtmışa benziyor… wager’le kıyaslayınca beethoven’i daha arı, daha berrak ve anlaşılır buluyorsunuz ama beethoven’in de geçmişin müzik zevkine göre yetişmiş çağdaşlarını nasıl şaşırttığını bir düşünün… bach’ı bile! tanrım, onu da suçlamamışlar mıydı uyumdan ve berraklıktan yoksun diye!... ahlaki değerden söz etmiştiniz… peki ama sanatta ahlaki değerden ne anlıyorsunuz? yanılmıyorsam sizin ahlaki değer dediğiniz şey hazcılığın karşıtı değil midir? bunu wagner’in müziğinde de bulabilirsiniz. bach’ta bulduğunuz kadar. hatta bach’tan daha mükemmel, daha bilinçli ve daha da derin. inanın bana bay pfühl, bu müzik sizin iç dünyanıza sandığınız kadar yabancı değil.” burada (romanda) mann’ın yaptığı leitmotifler belki de gerda’nın kemanıyla ortaya koyduğu leitmotiflerin karşılığıdır daha doğrusu wagner’in karşılığıdır böyle bir çıkarımda bulunmak için ise elimizde güçlü kanıtlar yok değil. o gün, wagner’in müziğine karşı tutucu bir ön yargı ile yaklaşan rahip pfühl’ün bir gün kitaplarından birine “richard wagner’in kilise ve halk müziğinde iki ayrı ses kullanımı üzerine” adlı bir bölüm eklemesi ve gerda’nın temsil ettiği, sanatla yoğun bir ilişki kurma telaşındaki yeni burjuva ailelerin daha doğrusu 20. yüzyıl avrupa burjuvazisinin wagner’i böylesine benimsemesi, wagner’in kendisinden hemen hemen bir yüz yıl sonra burjuva sınıfı ve presbiteryen kilise tarafından nasıl da kabul gördüğünün kanıtı niteliğindedir. 15 nisan 1869 gününü, hanno’nun 8. doğum gününü anlatan bölümde ise mann’ın müziğe karşı bakış açısını tüm çıplaklığıyla görürüz. hanno’ya kendi bestesini çaldırması ve bunu anlatışı okuyucunun kitabın içinde kaybolmasına hatta deyim yerindeyse notalar içinde kaybolmasına vesile olur. kaderin cilvesi işte budur müziği böylesine anlamak isterken, böylesine anlıyorken bir müzisyen olamamak ve notaları kâğıda dökmektense harfleri yan yana getirerek bir müzik yaratmak, ahengi kelimelerin dizilişinde bulmak!
hanno’nun aile defteri ile karşılaşması pek hoş olmamıştı. bir gün dalgın dalgın babasının masasında otururken deftere gözü ilişmiş ve eline almıştı sonra ise elinde bir cetvelle kendi adının altına iki çizgi çekmişti. bunu gören thomas büyük bir hiddetle oğluna “neden böyle saçmalıklar yapıyorsun?” diye sorunca hanno:
“ıch danchte, ich danchte, es kame nichts mehr!”
cevabını verimişti anacak burada bir sorun vardır ki o da türkçe tercümenin yetersizliğidir hanno’nun bu cümlesi, kasım eğit-yadigâr eğit’in tercümesine göre “sanıyordum ki… sanıyordum ki… özür dilerim, bir daha olmaz, bir daha yapmam” olarak tercüme edilmiştir oysa gürsel aytaç : “burhan arpad’ın ilk çevirisinde (1969) hatırladığım kadarıyla “babacığım bir daha olmayacak!” sözleriyle karşılamıştı, elimdeki 1984 baskısında “ ’sanıyordum ki… ben sanıyordum ki… artık başka…’diye kekeledi” şeklinde çevirmiş. ben bu cümleyi: “sandım ki, sandım ki burada biter!” diye çevirdim. hanno adeta aile tarihçesinin kendisiyle biteceğini sezmiş gibidir” diye belirtir. gerçekten de aytaç’ın son tercümesi hanno’nun ve ailenin durumuna en uygun tercüme gibi durmaktadır.
konsül elisabeth buddenbrook’un ölümünden sonra ailenin simgesi haline gelmiş ev satılığa çıkmıştı. burada dikkati çeken şudur o da tony’nin evin satılması karşısında yaşadığı yıkımın annesinin ölümü karşısında bu yoğunlukta yaşamamış olması. bunu “beklenen son ve beklenmeyen son” gibi bir izahla açıklamak yanlış olacaktır zira evin satılması, konsül elisabeth buddenbrook’un ölümünden daha aşikâr bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. lakin tony için bu beklenen son, beklenmeyen ölüme nazaran daha trajik bir hal almıştır ve mann, tony’nin insanların içinde hüngür hüngür ağlayışını şu şekilde anlatır:
“…tertemiz ve çocuksu gözyaşlarıyla ağlıyordu, hayatın bunca fırtına ve felaketleri karşısında hiç değişmemiş olan o çocuksu gözyaşlarıyla.” tony’nin bu, eve ve soyluluğa karşı olan bağı kutsal aile defteri’nin onda kalacağının bir belirtisi olarak önümüzde durmaktadır ki zaten öyle de olacaktır senatör thomas buddenbrook’un bir diş rahatsızlığı nedeniyle hayatını kaybetmesinden sonra o defterin değerini ve anlamını en iyi tony bilecektir.
“demek ki insanların bizim acımıza saygı duymasını ölüm sağlıyor, en hazin acılar bile ölümle saygınlık kazanıyordu” senatör thomas buddenbrook 1875 yılının ocak ayında “bir diş yüzünden” hayata gözlerini yummuştu. can çekişen bir devir, can çekişen bir aile sonunda tarih sayfasından yok olacaktı. fransa’da cumhuriyet ilan edilmiş, prusya kralı ı. wilhelm, veraset yoluyla alman imparatoru olmuş, bismarck alman şansölyesi ünvanıyla sahneye çıkmıştı. 1884'ten itibaren ise almanya, avrupa dışında sömürgeler kurmaya başlayacak (alman sömürge imparatorluğu), hızla büyüyen ekonomisiyle, dünyanın en büyük ekonomisine sahip olacaktı. işte thomas buddenbrook’un ölümü tam anlamıyla bir devrin sonu bir devrinse başı olacaktı. her ne kadar bu yeni devir ondan önce geçmiş olan devirler kadar uzun soluklu olamayacak olsa da...
“qualis artifex pereo!”