·264 syf.··Beğendi
···Okunma: 12 Ekim 2022 15:10 Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecindeki en acı 10 yılın önemli bir dönemecidir Balkan Savaşları. Bağımsızlığını ilan eden Yunanistan ve Girit’e ses çıkaramayan, Trablusgarp Savaşı’nda sadece askerlerini ve ekipmanını değil bölgenin tamamını kaybeden imparatorluk, “ana vatan”ın ayrılmaz parçası saydığı Balkanları sadece 2 yılda, üstelik çoğunlukla çete savaşları karşısında kaybettiğinde alır en büyük darbeyi. 1. Dünya Savaşı’na giriş kararı, zaten paramparça olan, kalan kısımlarının da kısa zamanda bağımsızlığını ilan edeceği anlaşılan imparatorluğun oynadığı son kumardır. İmparatorluğun çalışkan, kültürlü ve hatta Anadolu’ya göre çok daha eğitimli kısmı olan Balkanlar’ın tarumar olması, sadece o günün değil, izleyen dönemdeki başarısızlıkların da zemini hazırlar.
Nesime Ceyhan bu kitapta 1912-13 yıllarındaki Balkan Savaşları sırasında ve sonrasında yazılan ve bu savaşları konu alan hikayeleri derlemiş. Aralarında Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal, Aka Gündüz, Rabbani Fehmi’nin de bulunduğu birçok yazarın yaklaşık 30 adet hikayesini içeriyor kitap.
Giriş yazısından anladığımıza göre hikayeler, Balkan Savaşlarını anlattıkları için seçilmişler. Hepsini sevdiğimi söyleyemem; hele neredeyse 2 sayfadan oluşan kısacık metinlerin bu kitapta neden yer aldığını anlamakta zorlandım. Ama hakkını vermem lazım ki irili ufaklı her metin dönemin ruhunu anlamamıza gerçekten yardımcı oluyor. Bir de, çocukluğumun kabus yazarı Ömer Seyfettin’in 2 hikayesi var ki, ilk okumamın üzerinden yıllar geçmesine rağmen yine dehşete kapıldım.
Hikayelerin ortak motiflerine gelince… Vatanseverlik, kahramanlık, vatan uğruna canını ya da evladını seve seve kurban etme ana temalar. İsyan edenlerin vahşiliği, değerlere saygısızlığı, ırz-namus düşmanlıkları da öyle.
Ama beni etkileyen başka bir ortak noktaları daha var tüm bu hikayelerin.
Öncelikle halkın Balkanlardaki isyanlara ne kadar şaşırdığını görüyoruz. Bu şaşkınlık Balkanlardaki halk arasında değil, onlar zaten içten içe artan tehdidi farketmişler ama padişaha güvenmişler. Esas şaşkınlık Anadolu’daki halkta, evlatlarını Balkanlara savaşmaya göndermek zorunda kalanlarda… Bunda, halkın yıllar boyunca Abdülhamit’in istibdat rejimi ve izleyen İttihat-Terakki yönetimi altında gerçeği öğrenememesinin etkisi büyük. Çok büyük, çok görkemli sandıkları imparatorluğun bu kadar zayıf olduğunu şaşırarak fark ediyorlar; üstelik 50 yıldan fazla mazisi olan bağımsızlık hareketleri hakkında da pek bilgi sahibi değiller; Bulgarların, Arnavutların, Kosovalıların neden imparatorluktan ayrılmak istediklerini bir türlü anlayamıyorlar.
Geriye vatanseverlik ve gayrimüslim düşmanlığından başka tutanacak bir dal kalmıyor. Ki birkaç hikayede de açıkça görüyoruz ki gayri müslimlerden yapılan alışverişlerin askerlerimize kurşun olarak döndüğü vurgusu özellikle yapılıyor; bu tehlikeli milliyetçi sav izleyen dönem Ermeni sürgünü, Rum mübadelesi ve malların yağmalanması süreçlerinde de çok başvurulan bir motivasyon aracı olacak.
Velhasıl bir kez daha anlıyoruz ki, ne zaman başarısız politikayı bertaraf edemiyor, başarısız politikacıları değiştiremiyor bir toplum, o zaman savaşmaktan başka çaresi kalmıyor. Zavallı halk yığınlarını sorgusuz sualsiz ölüme gönderebilmek, ölenlerin yakınlarını sakinleştirebilmek için de vatanseverlik, kahramanlık, şehitlik, namus hikayeleri yazılıyor.
Hiçbir zaman, ne bizim, ne evlatlarımızın, böyle acıları tekrar yaşamaması dileğiyle…