·487 syf.····Okunma: 28 Eylül 2022 12:51 Kayıp Zamanın İzinde serüvenimizde Sodom ve Gomorra ile birlikte nihayet yarıyı devirdik. Bu kitap bir bakıma kolay bir bakıma ise zor. Kolay yönü şu ki, ya bizler Proust'un diline alıştığımızdan ya da çok detaylı tahlilleri, tasvirleri azaldığı için daha hızlı okunuyor. Zor yönü de biraz içeriği ile ilgili. (tabki bu da kişiden kişiye değişir)
Sodom ve Gomorra'ya kelime olarak çoğumuz aşinayızdır. Tekvin'de adı geçen günahkar kentler. İncil'de de bu şekildedir. Bu şehirler eşcinsel ilişkilerin çok görülmesi sebebiyle Tanrı'nın gazabına uğramış ve yok edilmişlerdir. Anladığınız gibi ismini bu günahkar şehirlerden alan serinin 4. kitabı, yoğun şekilde eşcinsel karakterlerden, ilişkilerinden bahsediyor. Daha evvelki kitaplarda da bu konunun sinyalleri verilmişti ama bu defa birkaç karakter üzerinden işleniyor ve dahası anlatıcımız yani Marcel'in sevdiği kadın üzerinde de lezbiyen olduğuna dair şüpheleri var. Açıkçası ben çok rahatsızlık duyarak okumadım. Gerçek yaşamında eşcinsel olduğunu bildiğimiz Proust'un çok yeriyor gibi görünmese de açıktan açığa da destekle(ye)mediği bir konuyu nasıl işlediğini merak ederek okudum.
Bununla birlikte kitap tabiki bu mevzudan ibaret değil. Dreyfus Davası burda da etkilerini sürdürüyor, geçmişteki fikirlerinden uzaklayıp Dreyfus taraftarı kişilerin arttığını görüyoruz. Yine anlatıcımız engin kültüründen, sanat sevdasından süzülen bilgilerle okuyucuyu mutlu etmeyi ve de bitmek bilmeyen sosyete turlarıyla yormayı başarıyor:) Onların çıkar üstüne kurulu, ahlaki olmayan ilişkileri kendine has bir üslupla anlatmış. Fransız dilindeki bir takım kelimelerin uzun uzun konuşulup etimolojilerinin anlatıldığı bölümde ise çok sıkıldım.
Ve tabiki Proust'un duygu durumları, büyükannesini andığı duygusal anları, bir türlü dengede tutamadığı aşkla olan ilişkisi var. Babaannesiyle olan kısımları okumak duygulandırdı. Gerçekten yaşamında önemli bir karakter. Albertine ile olan durumunda farklı bir döneme giriyor. Onu kadınlardan dahi kıskanıyor. Dönem dönem paronayaklığa varan korkular yaşıyor. Bu durum asıl Mahpus'ta zirveye ulaşacak. Bu incelemeyi 5. kitabı da okuduktan sonra yazıyorum.
Bir yorumda okumuştum, Proust'un ne anlattığı değil nasıl anlattığı önemlidir diye. Hak vermemek elde değil. Çok farklı çalışan bir kafa. İyi edebiyatın peşinden koşan, lezzet alan, sağlam okurların pas geçmemesi gereken bir isim.
Çok yorucu ama yine de güzel. Son üç kitap en güzelleri diyorlardı. Heyecanla okumaya devam ediyorum.
İyi kitaplarla karşılaşmanız dileğiyle..