·368 syf.··Beğendi
···Okunma: 06 Kasım 2022 18:46 Hakan Günday'ın her kitabı gibi Zamir de bir başyapıt. Kitap Suriye'de bir mülteci kampında patlayan bir bombayla başlıyor. Bu patlamada ölenler ve yaralananlar arasında bir de yeni doğmuş bir bebek var. Şarapnel parçaları yüzünü dağıtmış fakat bebek yaşıyor. Ancak hastanede avazı çıktığı kadar bağırıp ağlayan diğer bebek ve çocukların aksine bu bebekte farklı bir şey var. Hiç sesi çıkmıyor, sadece izliyor etrafını. Ne acı yüzünden ağlama, ne başka bir şey. Kendisini tedavi eden doktoru izliyor sadece, hesap sorar gibi. O patlamada neden ölmedim diye sorar gibi bakıyor bebek hastanedekilere. Sanki biliyor, yüzünü dağıtan şarapneller yüzünden bir daha asla göz yaşı dökemeyeceğini. Sanki her şeyin farkında, bu yüzden ne ağlayıp sızlıyor diğer çocuklar gibi, ne de korkuyor. İşte kitap, ismini Halepli bir şairin koyduğu Zamir bebekten bahsediyor. O patlamada kurtulmuş olsa da, hayatını savaş karşıtı vakıfların reklam yüzü olarak geçiriyor. Zamir'in yıllar önceki patlamada dağılmış yüzünü gören bütün zengin iş adamları kendilerini suçlu hissediyor, yıllarca devletten kaçırdıkları vergileri o vakıflara seve seve bağışlayıp, biraz da olsa vicdanlarını rahatlatıyorlar. Yürüyen bir çelişki haline gelen Zamir, her ne kadar insanlardan nefret etse de, hayatını savaşları durdurmaya adayıp Birinci Dünya Barışı vakfının gönüllü bir sunucusu haline geliyor. Fakat yıllar geçtikçe Zamir fark ediyor ki insanları barıştıran kimse savaştıran da o. Her kim insanları doyuruyorsa aç bırakan yine o. Böylece Zamir kimsenin sebepsiz yere birbirini öldürmemesinin başka bir yolunu aramaya çıkıyor. Kitabın başlarında anlattığı gibi, Zamir bebek Suriye iç savaşında ailesini kaybetmiş bir bebek değil. Aksine, anne babası Suriye sınırına çok yakın Palaz köyünden iki Türk. Fakat Türkiye'de iç savaşın olmaması önemli değil, çünkü orada cok başka, çok daha tehlikeli bir şey var: Yobazlık. Zamir'in annesi Zerre de bu zihniyetten nasibini almış onlarca kadından biri. Kadın dendiğine bakmayın, henüz 14 yaşında evlendirilip 15 yaşında hamile kalıyor Zerre, kendisinden 30 yaş büyük kocasından. Zerre'nin kocasından habersiz evden çıkması, yürümesi, hatta nefes alması yasak. Zerre bunu çok iyi biliyor, çünkü bayram namazı çıkışında sırf Raif'le 30 saniye konuştuğu için kocası onu köy meydanında, herkesin gözü önünde evire çevire dövüyor. Ve kimse başını çevirip bakmıyor bile onlara, çünkü onlar için bu çok normal bir olay haline gelmiş. "Bir bildiği vardır kocasının, boş yere insan mı dövülür" diyor hepsi içinden. Ama Zerre unutmuyor, ne kocasının onu köy meydanında dövdüğünü, ne de kimsenin başını çevirip bakmamasını unutmuyor hiçbir zaman. Ve öyle bir şey yapıyor ki Zerre, o köydeki herkesten ve Palaz gibi bütün köylerin sakinlerinden intikamını bir şekilde alıyor. Ve Amerika Birleşik Devletleri ile Palaz köyünün bir ortak noktası oluyor artık. Halbuki başka bir ülkede doğmuş olsa bunların hiçbiri başına gelmezdi Zerre'nin. Her şeyden önce, okula giderdi Zerre, meslek sahibi olurdu. Birkaç hobi edinirdi kendine ve nerede olursa olsun 14 yaşında zorla evlendirilip 15 yaşında hamile kalmazdı kesinlikle. Ama kadın etiyle beslenen insanların yaşadığı bu coğrafyada doğduğu için, kaderine boyun eğmek zorunda kalıyor Zerre. Bu yüzden tüm umudunu bebeğine bağlıyor artık. Onun iyi bir hayat yaşaması için elinden geleni yapıp her şeyini feda ediyor ve güçlükle de olsa onu, o meşhur patlamanın yaşandığı El-Aman mülteci kampına bırakıyor. Savaşta olmayan bir ülkenin vatandaşı, bebeğini iç savaştaki bir ülkenin mülteci kampına götürüyor, belki oradakinden daha iyi bir hayatı olur diye. Peki bu hikayede suçlu kim? Bu sorunun yanıtı bilinmese de bir şeyden herkes emin, Zerre gibi onlarca kadının hiçbir suçu yok. Onların tek suçu yanlış yerde doğmak.