·392 syf.··Beğendi
···Okunma: 21 Kasım 2022 22:17 1898-1981 yılları arasında geçen Hayvan Hükümranlığı, çiftçi bir ailenin yetiştirdikleri domuzlarla kurdukları sömürü ilişkisinin nesilden nesle aktarılması ve geleneklerin insan hayatı ve algısı üzerinde kurduğu ürpertici ilişkiyi anlatıyor.
İlk iki bölümünde Eleonore, annesi, babası ve Marcel'e odaklandığımız romanda bir ailedeki şiddet sarmalına tanık oluyoruz. İsminden de anlaşılacağı üzere romanın asıl odak noktası hayvan sömürüsü ancak hikayedeki vahşet zinciri sadece insan ve hayvan arasında değil. Kitap boyunca birçok şekilde buna şahit oluyoruz. Babanın anneyi cinsel anlamda sömürmesi, annenin Eleonore'a uyguladığı fiziksel ve psikolojik şiddet ve Marcel'in 1. Dünya Savaşı'nda askere alınıp onu hayatı boyunca etkileyecek bir yara alarak cepheden dönmesi bunlardan bazıları. Bu durumun bir kuşaktan diğerine aktarılarak nasıl etkiler yaratabileceğini de 2. bölümden sonra yapılan zaman sıçramasıyla görüyoruz. Marcel'den oğluna miras kalan yaralar onun da ailesi üzerinde tahakküm kurmasına sebep oluyor. Üretimi arttırmak için kurduğu sistem insanlar için değil insanlar pahasına işlemeye başlıyor ve bir çöküşle sonlanıyor ama bence kitabın sonunda Jerome ve Eleonore'a bakarsak bu bir yeniden doğuş olarak da yorumlanabilir.
Romanın oldukça yoğun bir üslubu var. Yazar uzun cümleler kuruyor ve kurgudan kopmamak için odaklanmak gerekiyor. Bununla beraber özellikle hayvanlara uygulanan şiddetin tasvir edildiği kısımlarda kullandığı tavizsiz ve yalın dil rahatsız edici bir etki yaratıyor ve bence hayvan sömürüsü ve türcülüğe karşı biri olarak yazarın amaçladığı da tam olarak bu. Verdiği bu etkiye rağmen iyi ki okumuşum diyorum. Kitap tüketim alışkanlıklarımı ve hayvan sömürüsüne bakış açımı yeniden ele almamı sağladı. Gelenek ve alışkanlık sebebiyle devam ettirdiğimiz şiddetin farkına varmamızı sağlayan bir roman. Farkındalık kazanmak isteyen herkesin okumasını tavsiye ederim.