“Ben hasta bir adamım. Kötü bir adamım. Suratsız bir adamım.” Dostoyevski “Yeraltından Notlar” isimli kitabına böyle başlıyor. Bu şekilde de devam edip hasta, kötü ve suratsız bir adamı anlatıyor. Toplumdan kaçmış, kendi içine çekilmiş, dışarıya kendini yansıtmaktan korkan, kendisi ile kavga içinde olan bir adam. Dostoyevski bize bu kişinin iç dünyasını ve kendisiyle olan tartışmalarını, zıtlıklarını sunarken okuyucuyu kendi “yeraltına” yani ruhunun derinliklerine, belki varlığından kendisinin bile farkında olmadığı o ücra köşelere doğru bir gezintiye çıkarıp kendisini ve çevresini sorgulamaya itiyor.
Kitabı incelemeye geçmeden önce kitabın yazıldığı dönemi incelemeliyiz. Çernişevski 1863 yılında yayımlanan kitabı “Nasıl Yapılmalı”da rasyonel egoizm fikrini savunmuştu. Bu fikre göre her şey bir çıkara bağlıdır, yaptıklarımızı bir çıkar uğruna yaparız. Ayrıca bu çıkar akıllıcadır. Yaptığımız her şey akla göredir. Yeraltı adamı ise bu fikre karşı çıkar: O billurdan bir köşkte yaşamak istememektedir. Ona göre her şey akıllıca çıkarlar için yapılmaz, insan çıkarlarının tersine hareket edebilecek bir varlıktır. 2+2 her zaman 4 etmez çünkü 2+2’nin 4 etmesi onun iradesini sınırlar.
Kitapta Dostoyevski’nin gelişimini, Gogol etkisinden çıkışını, sadece “Dostoyevski” oluşunu görüyoruz. Konusunu, yazdıklarını önceden planlama şekli ve mesajı bize verişinin ustalığı daha kitabın ilk sayfalarından anlaşılıyor. Bu romanında Raskolnikov veya Prens Mişkin gibi birini görmüyoruz. O karakterlerin gerek fiziksel gerekse ahlaki özelliklerinden tamamen farklı bir karakteri okuyoruz. Yeraltı adamının iç dünyası onu diğerlerinden ayıran bir faktör.
Diğer incelemek istediğim konu “yeraltı” kavramının kendisi. Dostoyevski’nin bu konuda da akıllıca bir seçim yaptığını düşünüyorum. Karakterle oldukça bağlantılı bir dünya burası çünkü yeraltı neredeyse tüm mitlerde ölümle, bitişle ilgilidir. Aynı zamanda yeraltı, efsanelerde bilgiye ulaşılan yerdir. Kahramanlar yeraltına gidip istediklerini öğrenir sonra da geri dönerler. Orası kötüdür, bilinmeyenle doludur. Canlı kimsenin giremediği bu dünyaya yeraltı adamı kendini aramak için gidip geri dönmüyor. Geri dönmemesinin sebebi kendini bulamaması mı yoksa kendini bulması mı konusu ucu açık bir soru olarak bize bırakılıyor.
Kitabın ilk kısmı “Yeraltı”nda kahramınımızın iç dünyasını okuyoruz. Bize kendi düşüncelerini, yeraltı adamlığını aktarıyor. Hasta bir adam ama tedavi olmak istemiyor. Tedavi olup olmamak onun elinde çünkü. Sert olduğunu söylüyor ama sonraki sayfalarda bunu reddediyor. Kötü olmayı da beceremiyor başka bir şeyi de. 40 yaşını geçtiği için kendini suçluyor. Bunu ayıp ve bayağı olarak görüyor çünkü ona göre “aptallar ve namussuzlar” dışında kimse bu yaşı geçmiyor. Bu adamın kim olduğunu soracak olursanız kendisini sadece “8. dereceden memur” olarak tanımlıyor. Yalnızca karnını doyurmak için çalışan sefil biri. Bu gibi nedenlerden dolayı kitabın ilk kısımlarından itibaren Dostoyevski’nin rasyonel egoizm fikrine ne denli karşı çıktığını görüyoruz.
İkinci kısım yani “Sulusepkene Dair”de yeraltı adamının yaşadığı bir olay anlatılıyor. Bu olay kahramınımıza birçok şeyi tekrardan öğretiyor. Belki bu fikirleri önceden böyle değildi, bu olay yaşanmasa hayatı daha farklı olacaktı. Belki de hep var olan fikirleri onu böyle yaptı. İnsanların kendini makineye dönüştürmesi herkesin aksine onu daha duyarlı hâle getirdi. Her şeyi anlama hastalığına yakalandı: İstese de tedavi edemeyeceği, dünyadaki en kötü hastalığa. Bu onu yeraltına iten etken olabilirdi veya o sadece yeraltına gitmek istemişti. Yerin üstü onun için fazla aydınlık, fazla kalabalıktı. Yerin altının dinginliği, sessizliği yoktu orada. Düşünceleri tek dostuydu ve o düşüncelerinin sesini insan kargaşasının sesinden dolayı duyamıyordu. O, kendi dünyasında değilken kitaplıkta duran ve hiç okunmayan, tozlanmış bir kitap gibi hissediyordu kendini. Kendi kapağını açmak için çabalayan ama çabaladıkça kapanan bir kitap. Sonunda kimsenin kendini okumasını beklemeden o okudu o kelimeleri. Dış dünyadan daha çok ilgisini çeken şey buydu, kendi cümleleriydi bir ihtimal. Kim bilir, belki de sadece yeraltını merak etmişti.
Bunu daha sonra öğrenir miyiz diye sorgulamak isterdim ama bugünlük bu kadar dostlar, daha fazla yeraltından yazmak istemiyorum.