Doğum gününde çatıdan düşüp ölen bir kızın haberi ile başlıyor her şey. Kızın cebinden bir not çıkıyor:
“İntiharın yüceltilecek bir tarafı yok. Yani zamanı gelince “kusura bakmayın arkadaşlar benden bu kadar” demesini bilmeli. Shakespeare doğum gününde ölmüş, ne güzel tesadüf! Ölümümden hiç kimse sorumlu değildir, dolayısıyla herkes de sorumludur diyebiliriz. Evet, benden bu kadar. Çiçek gönderilmemesi rica olunur. Sağlıcakla kalın. -Betül.”
Cinayet olduğundan şüphelendikleri bu intihar'ın perde arkasını Behzat Ç. ile birlikte araştırıyoruz. Ankara sokaklarında gezerken bir yandan olası katili arıyoruz, bir yandan da onun hayatını, karakterini tanıyoruz.
Behzat Ç. sisteme adapte olamamış ve her zaman kendi bildiğini okuyan bir cinayet esnafı, baş komiser. Aynı zamanda baş karakterimiz.
Kitapta belki cinayetin çözülmesinden çok Behzat'a odaklanıyoruz, merkezde hep o duruyor. Zaten onun bakış açısından şahit oluyoruz her şeye. Hatta bu durum yan karakterlerin yüksek potansiyellerinin kullanılamamasına sebep olmuş. Evet, aynı olayları başkasının gözünden dinlemek istemezdim ama kesinlikle diğer karakterlerin hayatlarını (özellikle Akbaba ve Hayalet'in geçmişlerini, iş dışındaki hallerini) daha derinlemesine okumak isterdim.
Ayrıca kitabın bu kadar düz ve diyalogların sokak ağzı ile yazılmış olması iyi bir tercih mi emin değilim. Bu durum samimiyeti ve belki gerçekliği arttırıyor ama ele alınışı farklı olsaydı, çok daha derin olabilirmiş gibi hissettirdi bana. Yine de hayatın içinden oluşu, acımasız sistem eleştirileri (ne yazık ki daha beterlerinin bile hayatımızın gerçekleri oluşu...) Behzat'ın bir türlü "ait olamayan" karakteri ve kendi kendine yaptığı konuşmalar ile hikaye akıp gitti.
*spoilerımsı*
Sonu hakkında birkaç tahminim vardı, cinayet hakkındaki ilk düşüncemde yanıldıysam da "seni hiç beklemediğin bir anda yaralayacağım" hakkında yaptığım tahminin doğru çıkması ve kırmızı vosvos'un içinden şahit olduğumuz son sahne boğazımda bir düğüm bıraktı...