"Tecrübe insanları hatalarına verdiği addır," der Oscar Wilde. Doğruluk payı mutlaka vardır. Ama tecrübe sadece hatalarımızı kapsamaz. Yaptığımız doğrularımızı da kapsar. Çünkü bir insanın ömrü boyunca hata yapması imkânsızdır. Kıyıda köşede yapmış olduğu doğruları da muhakkak mevcuttur. Fakat insanlar olarak bizler acılarımızdan beslendiğimiz için hatalarımıza yoğunlaşırız ve hatalarımızda takılıp kalırız. Bu hatalarımızın sonucunda keşkelerimiz oluşur. En azından benim için bu böyledir. Keşkelerimize takılma nedenimiz; geleceğe dönük umut beslememizdir. Kısacası hayattan son bir şarkı isteyişimizdendir. Hayat belki verir belki vermez bilinmez. Burada asıl olan, hayatın bize son bir şarkı vermesi için gösterdiğimiz çabadır. Bu çabayı da hepimiz gösteremeyiz. O çabayı göstermek için tecrübelerimize ihtiyaç duyarız. Ama sadece hatalarımızdan kaynaklı oluşan tecrübelerimize değil, yaptığımız doğrularıda göz önüne almalıyız. Şöyle düşünelim: Kalbimizle aklımızın oluşturduğu terazimizin bir kefesine doğrularımızı diğer bir kefesine keşkelerimizi yani hatalarımızı koysak çoğumuzun keşkeleri ağır basar. Burada önemli olan doğrularımızın önemini görebilmektedir. Keşkelerimiz ne kadar ağır geliyor olsa da dibe vurmamızı engelleyen doğrularımızda vardır. İki kefeyi dengeleyebilen veya doğrularının bulunduğu kefesi ağır basan insanlar tecrübeli insanlardır. Onu da şöyle bir benzetme ile aktaracak olursak: Tecrübeli insanı içi dolu bir torbaya tecrübesiz bir insanı ise içi boş ve dümdüz duran bir torbaya benzetelim. İçi dolu olan torba karşılaştığı rüzgara göğüs gerebilecekken içi boş ve dümdüz olan torba rüzgara kapılıp gidecek. Burada önemli olan rüzgarın şiddetidir. İçin ne kadar dolu olsa da seni yıkabilecek rüzgârlar olacaktır. Aslolan rüzgârı kabullenerek kendini ona bırakmamandır. Şayet İçin dolu ise bunu başarabilirsin ama için boş ve dümdüz bir torba gibiysen hiçbir şansın yok. En küçük bir esintiyle bile savrulursun. İçi boş ve dümdüz olduğun için o kadar rahat o kadar hızlı sürükleneceksin ki tıpkı ardına rüzgarı almış yelkenleri fora edilmiş bir gemi gibi. Ama bir farkınız olacak geminin dümeni var senin yok. Nereye gittiğini bilemeyeceksin hatta göremeyeceksin. Eğer şanslı isen bir çalıya ya da çırpıya tutunacaksın. İçini doldurana kadar ya o çalı da takılı kalıp çürümeyi bekleyeceksin ya da tekrar rüzgara kapılıp hiçlik içinde yaşayacaksın. Bulunduğun durumdan kurtulmak için çaba mı harcayacaksın yoksa takılıp tutsak kaldığın yerde karşına çıkan her türlü şeyi kabullenip takıldığın yerde mi kalacaksın? Günlerin o kadar boş ve hızlı geçecek ki anlamayacaksın. Oğuz Atay'ın da dediği gibi "Bir pazartesi yaşayacaksın bir pazar sonra yeniden pazartesi sonra tekrar pazar... "kısacası üzerinden günler aylar mevsimler hatta yıllar geçecek. Kırışacak ve belkide yıpranacaksın. Anlayacağınız ilk günkü düz ve pürüzsüz halinizden eser kalmayacak. Bu durum da bile belki de yine içini dolduramayacaksın ve karşınıza çıkan her rüzgâra kapılmak zorunda kalacaksın. Ona karşı koyamadığın içinde rüzgâra lanetler okuyacak ve her fırsatta onu suçlayacaksın.
Genel olarak hepimiz karşımıza çıkan her rüzgâra bize zarar vereceği ön yargısı ile bakıyoruz. Belki de gelen o rüzgâr bizi yıkmak yerine daha rahat yürüyebilmemiz için önümüzü açıyordur. Yapmamız gereken karşılaştığımız rüzgârın bize ne yapmak istediğini anlamamızdır. Bunu anlamakta zamanla kazanacağımız tecrübe sayesinde olacaktır. O yüzden hata yapmaktan korkmamalı ilerlemek istiyorsak da karşımıza çıkan rüzgârlara göğüs germeliyiz. Ve gidebildiğimiz yere kadar gitmeliyiz. Rüzgârın getirdiği kara bulutlara aldanıp hayatınızı çıkmaza sokmayın. Unutmayın! Gökkuşağının çıktığı zamanı hatırlayın ve yağmur yağıyor diye güneş yok sanmayın.