Kısıtlı olan zamanımın çoğunu okumaya ayırdığım için bitirdiğim kitaplar hakkında sıklıkla ve taze yazılar yazamıyorum. Bu da o kitapların ilk etkisini yıpratmasının yanında kitapla ilgili düşüncelerimin de kaybolmasına sebep oluyor. Yazılarımın sağlık kriterlerinden biri daha eksildi kısacası. Düşüncelerimi uzun uzadıya hatırlayamadığım bu kitapları üç ana başlık etrafında inceleyeceğim: Konu, yapı, teknik.
Kitabın konusundan başlayalım. Tabi ki ilk başta bu eseri de yine toplumsal gerçekçi eserler arasına koymamız gerek ama bu o dönemde çıkan romanların birçoğunun yazılma nedeni ve şekli bu konular olduğu için tekrardan vurgulamak gereksiz olur bence. Ayırt edici yönlerinden bahsetmek kitabın gerçek değerini yansıtacağı kanısındayım. Aslında kitap içinde gördüğümüz olaylar kendini kandırma ortak teması etrafında gelişiyor. Aileler ayrı ayrı topluluklar ayrı ayrı kendini kandırıyor. Misal, Kara ailesi, aile isimleri ve geçmişleri ile kendini kandırırken, bu aileden Irazca ayrıca hukuka olan inancıyla kendini kandırıyor. Haceli ve kardeşleri kendilerini muhtarın gözünde değerli bir konuma sahip oldukları ile kandırırken, Haceli'nin bu değeri iyice abartarak kendinde ev yapma hakkına sahip olduğu ile kandırır. Bu duruma muhtar da katılabilir, hatta Irazca'nın kardeşi Sultan da. Kitap boyunca ise bu karakterleri ve aileleri teker teker bu kandırmaların sonunda duvara toslar. Hepsi de bunu acısını diğerinden çıkarmaya çalışır. Tüm hikaye bu ortak özelliğe sahip aileler ve karakterler arasında kurulmuş arapsaçını çözmek hakkındadır.
Yapıya gelecek olursak, çözemedim .d Daha doğrusu tam hatırlamıyorum olayların nasıl geliştiğini. Çarpıcı bir son vardı benim açımdan bu da olay kurgusunun ve karakterin gelişiminin iyi olduğunun göstergesi kendi açımdan. Ayrıca yukarıda bahsettiğim sıra sıra bu ailelerin kör inançlarından ve inatlarından dolayı yaşadığı felaketleri görüyoruz. Bir Karalar, bir Haceli, bir Karalar, bir Haceli derken bu çığa muhtar da katılır ve hikaye Tosun Paşa filminde kum tepelerinden yuvarlanan insanlara benzer bir hal alır. Kara ailesi açısından bu felaketler yılanlar ile alegorik bir şekilde de anlatılır. Bu haliyle sanki kitabın merkezinde bu aile var gibidir ama karakter gelişimi bu merkezi dağıtmış gibi. Başlangıçta Bayram ile Haceli'yi karşı karşıya görecekken hikaye birden Irazca vs. Haceli halini alıyor ve Haceli Bayram dahi önüne geçiyor bence yaşadıklarıyla. Böyle olunca tam merkezi bir yapı yok öyle planlanmış gibi gelse de. Neyse burada bir şeyler geveledim.
Teknik kısım biraz daha ilginç. Tercih edilen özellikler, aslında sadece bir özellik, kullanım yerleri ile kitapta iki ayrı tona sebep oluyor. Kitabın ilk yüz sayfası zamana yenik düşecek toplumsal gerçekçi hissiyatı verirken, daha sonra kullanılmaya başlaya daha doğrusu daha sık kullanılmaya başlayan iç konuşma tekniği kitabı sıradandan özele sürüklüyor. Kullandığı yerlerde ise yer yer duygu derinliği sağlıyor, karakter çok yönlülüğü sağlıyor, ritmi arttırıyor. Tekniklerin bu kadar yerinde ve verimli kullanıldığı eserlerin tadı ise sıradan bir günde keşfedilmiş sıra dışı bir lezzet olarak uzun süre damakta kalıyor.
Toparlayalım. Yılanların Öcü konu bakımından ilgi çekici, yapı bakımından çekici bir düzensizliğe sahip, teknik olarak ise bir kısmından itibaren kalite kokan bir eser. Pekiii ne buluyoruz bu eserde insana dair? Bilmem, benim baya hoşuma gitti yalnızca. Çarpık çurpuk bir yazı oldu. İdare edelim