— Spoiler İçerir —
Huberman, bir pazar sabahı elinde fotoğraf makinesi ve kafasında binlerce soru ile bunu yapmaya kendisini zor ikna etmiş bir hâlde, Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük toplama, zorunlu çalışma, sistematik katliam ve imha kampı olan Auschwitz-Birkenau'ya gidiyor ve izlenimlerini kaleme alıyor, bir arkeolojik kazı edasıyla.
Soykırım üzerine yazmak ve şüphesiz düşünmek ağır ve yıpratıcı. Her ne yapılıyorsa -kısa bir süreliğine dahi olsa- önemsiz ve anlamsız kılan bir etkinin girdabına dalıp, hafakanlar bastıran, kapı pencere açtıran, 'bundan başka konuşulacak ne var ki’ dedirten bir ruh hâliyle yaşamını sürdürmek…
Auschwitz-Birkenau bugün bir müze, devlet müzesi! Kılavuzları, rehberleri, gezi düzenleyen turizm firmaları ve turistleri vs. olan bir müze. Buradan bakınca bile anlam vermekte zorlandığın bir absürtlük.
Gelgelelim, böyle bir yer dahi Huberman'ın deyimiyle belirli bir kültürle mümkün oldu:
❝Barbarlık yeri -orada milyonlarca insanın hayatını hiçe saymak için uğraşan herkesin fiziksel ve tinsel enerjisiyle tasarlandığı, düzenlendiği ve desteklendiğinden- belli bir kültürle mümkün oldu: antropolojik ve felsefi bir kültürle (örneğin ırk), siyasi bir kültürle (örneğin milliyetçilik), hatta estetik bir kültürle (örneğin bir sanatın ‘aryan’, bir diğerinin ‘dejenere’ olabileceğini söylemeye imkân veren). Kültür, tarih pastası üzerindeki çilek değildir; tarihin -ne kadar ‘barbar’ veya ‘ilkel’ olsalar da —kararlar ve eylemlerin tam ortasında biçim ve görünürlük kazandığı bir çatışma yeridir daima.❞
Huberman çektiği fotoğraflardan birine (dikenli teller arasında duran bir kuş) bakarken bir şey fark ediyor: Kampın pastan ötürü çoktan kararmış öndeki dikenli tellerinden farklı, kendine has bir “örgüsü” olan elektrikli teller görülüyor. Bu öndeki tellerin rengi -açık gri- Huberman'a -haklı olarak- oraya yeni koyulduklarını düşündürüyor. Ve şöyle diyor:
❝Bunu anlamak dahi yüreğimi sıkıştırıyor. Bu demek oluyor ki, bir ‘barbarlık yeri’ (kamp) olarak Auschwitz, arkadaki dikenli telleri 1940'lı yıllarda yerleştirdi, öndekiler ise bir ‘kültür yeri’ (müze) olarak Auschwitz tarafından çok daha yakın bir zamanda koyuldu. Hangi sebeple? Ziyaretçi akınını yönlendirmek amacıyla dikenli telleri ‘yöresel bir renk’ olarak kullanmak için mi? Zamanla tahrip olan bir tel örgüyü ‘restore’ etmek için mi? Bilmiyorum. Ama bana öyle geliyor ki, kuş tarih ve mekânın aynı parçasının çok farklı iki düzenlenişinin, fena hâlde ayrışmış iki zamansallığın arasında duruyordu. Kuş bilmeden barbarlık ile kültürün arasında duruyordu.❞
Huberman'ın şaşkınlık ve sitemini iliklerimi kadar hissettim.
Kültürün üzerine inşa edilmiş bir barbarlık, barbarlığın üzerine inşa edilmiş bir kültür. Ve son hamlesi ile barbarlığın izlerini sil(e)mese de sakinleştirip “Bir daha yaşanmayacak!” taahhüdünde bulunan bir motivasyon. Kendisinden olanın izinin silinememesi gibi, sonradan eklenen dikenli tel ile barbarlığını sürdüren bir kültür. Kültürler barbarlığından sıyrılabilir mi? Başlangıçta barbarlık vardı, kültür değil. O hâlde bundan sıyrılmak mümkün değil. “Doğamızda var” mı demeliyiz. Değişebilen ve dönüşebilen bir şey yine de tohumundan pay almaz mı? O her daim orada var ise ve hiç gitmeyecek ise bu barbarlığımızın sorumlusunu kim(ler) belleyeceğiz? Bu bir nevi kötülük problemi mi yoksa?