Son sayfasını çevirdiğimde ne düşüneceğimi hatta ne diyeceğimi bilememiştim. Stefan zweig evet, bende bu duyguyu genellikle uyandırır. Ama bilinmeyen bir kadının mektubu farklıydı. Sevdim mi sevmedim mi, ne düşünüyorum o an hiçbirini bilemedim. Kadının duygularında o kadar kaybolmuştum ki kafamı kaldırdığımda benim duygularım nerdeye dönüştü olay.
Kadının duygularına aşk diyenlerle takıntı diyenler ikiye ayrılıyor genelde. Tabii genel tabiriyle ele alırsak böyle. Ben ilk sayfalarda bunun aşk olduğundan emindim, hatta büyülenmiştim. Ne güzel yaşanmış, ne güzel yazılmış. Fakat ilerledikçe bu duygular ağırlaştı. Aşkın takıntıya nasıl dönüştüğünü çok net gördük. Sessizce, sinsice ve sakince. Bay R’nin haberi bile olmadan ona karşı büyüyen bir takıntı.
Bu takıntının kadına nasıl büyük bir zarar verdiğini okuduk. Ve ben son sayfaya kadar buna tamamen takıntı demek istemedim. Bir şey vardı ama ne? Bilmiyordum. Ama vardı. Ta ki son sayfalara kadar. Okuduğumuz kadın karakterin tanrı inancı yüksekken son sayfalarda bu hisler öyle bir boyuta ulaşıyor ki, tanrıya olan nefretini okuyoruz bir kısımda. Yinede adama bir şey diyemediğine şahit oluyoruz, yine onu anladığını görüyoruz.
Bu kısım tokat gibi çarptı sanırım. Bu aşk olabilir miydi? En büyük inancını sarsacak kadar kuvvetli olabilir miydi? Bu his büyük bir yıkıma sebep oluyorsa ve bu yıkımı sadece kadın yaşıyorsa bu aşk mıydı takıntı mıydı?
Beyaz güller, vedayı simgeler dedik. Bay R hep veda etti ama kadın bu vedayı hiçbir zaman kabullenemedi. Ya da kabullenmek istemedi. En azından benim hissettiğim, benim çıkardığım buydu.