·112 syf.··Beğendi
···Okunma: 09 Ocak 2023 00:00 Jack London'un elimde bulunan son kitabını da bitirmiş bulunmaktayım. Beyaz Diş'in arkasından okumak benim tercihimdi. Zaten daha önce okumuştum bu sefer seriyi tamamlamak için okudum ama iyi ki okumuşum. Çünkü London'ın eserlerini arka arkaya okumak, onun düşünce ve yazım tarzını daha da anlamamı sağladı. Beslendiği kaynakları, hangi konuları tercih ettiği, yazım serüveninin gelişimi ve daha birçok konuda yeterli tecrübeye sahip oldum.
Öncelikle Martin Eden'i okumak ve London'un hayatından izler öğrenmek bu diğer kitapları yorumlamamı da kolaylaştırdı. Bildiğimiz üzere London bir denizciydi ve hayatının bir döneminde kuzeye, Kanada'ya, gitti ve orada onu etkileyen deneyimler yaşadı. Bu deneyimleri Bir Kuzey Macerası, Ateş Yakmak, Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı gibi eserlerinde fazlasıyla görüyoruz. Çünkü bir insan orada bulunmadan, orada böyle şeyler görmeden ya da yaşamadan bu eserleri yazamaz kanaatimce. Yoksa bir yazar neden sürekli kuzey toprakları, kurtlar ve köpekler, altın madenleri ve bu madenler için gelen bir sürü maceracı gibi unsurları eserlerinde kullanır ki. İşte bu sebeple, London'un hayatında derin bir etkisi var. Onun köpekler ve kurtlarla olan gerçek yaşamdaki ilişkisini öğrenmek isterdim. Çünkü bu kitaplarda derin bir hayvan sevgisi var. Bunu hissedebiliyorsunuz.
Beyaz Diş ve Vahşetin Çağrısı, neredeyse birbirlerinin zıttı gibi. Beyaz Diş, vahşi doğanın bir parçası olan bir kurt olarak hayata gelir; Buck ise güney topraklarında evcil bir köpek olarak.
Beyaz Diş, kısa bir süre sonra vahşi hayattan insanların güdümüne girmeye başlarken; Buck ise tam tersi olarak yavaş yavaş insanların güdümünden çıkmaya başlar.
Bütün bu ters kurguya rağmen gelişme kısmında benzer noktalar dikkatimizi çekiyor. Beyaz Diş, insanların elinde türlü eziyetlere katlanıyor. Ayrıca diğer köpekler ve kurtlarla da kavga ediyor. Hayatı tamamen yalnızlık ve acı doludur. Buck da medeniyetten uzaklaştığı andan yani kuzey topraklarına geldiği andan itibaren yeni bir yasayı öğrenir; Sopanın yasasını... Dövüldükçe yasa içine işler. Daha sonra Buck bir kızak köpeğine dönüşür. Diğer köpekler ve kurtlarla o da sorunlar yaşar ama kuzeyin kurallarını öğrenmiştir ve zaman geçtikçe daha güçlenir. Lider olmak ister. Kısa bir sürede çok uzun yol yapan Buck ve arkadaşları çok yorulmuşlardır. Mola verdikleri bir sırada aç ve cılız kurtların saldırısına uğrarlar. Yaralar ve kayıplarla bu durumdan kurtulurlar. Daha sonra Buck sürünün lideri olur. Yorucu günlerden sonra dinlenmek için fırsat
bekleyen köpekler, bu fırsatı bulamadan başka bir sahibe satılırlar. Bu sahiplerinin beceriksizliği ve acımazlığı yüzünden ayrıca dinlenemedikleri için sürü yavaş yavaş azalır. Buck bir süre sonra hareket edemez ve onu sopaların darbesinden John kurtarır. Buck ve John arasında büyük bir dostluk başlar. Benzer bir durumu Beyaz Diş'in Scott ile arasındaki dostlukta da görmekteyiz. Buck ve John arasındaki bu dostluk her geçen gün artar. Ama bir yandan ateş başında uzaklardan bir ses, bir görüntü onu etkiler. Geçmişin ve geleceğin sesidir bu... Bir süre derinlerden gelen bu sese yanıt vermese de John'un katledilmesiyle birlikte artık karşı çıkmaz ve vahşetin çağrısına kulak verir...
İşte Beyaz Diş ve Buck arasındaki bütün bu benzerlikler ve farklılıklar London'un empati duygusundan ve yazma becerisinden gelmektedir. Ayrıca bu eserlerde London'un felsefi görüşlerini ve Martin Eden'da bize yansıtılan düşünceleri görmekteyiz. London, Spencer'ın görüşlerini benimser ve evrim teorisini özümser. Beyaz Diş'in yaşadığı yolculukta evrim teorisine ve bütün evrenin uyum içinde olmasına göndermeler bulunmaktadır. Aynı şeyi hem Vahşetin Çağrısı'nda hem de London'un diğer eserlerinde görmekteyiz. Vahşetin Çağrısı'nda Buck'un ilk insanlar ve kurtlar arasındaki dostluğu rüyasında ya da zihninde görmesi bu düşünceyi desteklemektedir.
Ve bana göre kitabın içerisinde Beyaz Diş'e de bir gönderme bulunmakta. Bunu daha sonra paylaşacağım alıntılarda görebilirsiniz.
London severler için bir inceleme, okumanız dileğiyle...