Tetikleyici uyarısı: intihar
Ayfer Tunç'un kalemini çok seviyorum, inanılmaz bir gözlem yeteneği olduğunu eserlerinde hep belli ediyor. Yaptığı bireysel ve toplumsal tespitleri öyle doğal işleyip yerleştiriyor ki karakterlerine, "gerçekten böyle ya, yaşamış da mı biliyor acaba" dedirtiyor her zaman.
Dünya Ağrısı da yine çok iyi tahliller yaptığı, belki de en ağır ilerleyen ve en derin romanı. Varoluş sancısı çeken Mürşit'i, onun çevresindeki mekanlarla sınırlı gündelik rutin hayatı, bu hayata sıkışmış ruhsal tükenmişlikleri ve onu anlayan tek kişi olduğunu düşündüğü dostu Madenci'yi merkezine alırken bir yandan da; linç, istismar, intihar, ırkçılık, çocukluk travmaları, maraş katliamı, cinsiyet rolleri gibi bir sürü toplumsal problemi, gizli kalmış ya da üstü kapatılmış acı gerçekleri çarpıyor suratımıza her satırında.
Görmediğimiz yara acımaz ya bazen, Ayfer Tunç Dünya Ağrısı'nda bize o yarayı gösterip hatırlatmakla kalmıyor; parmağını üzerine bastırıp ağrılarımızın şiddetini de arttırıyor resmen.
Mürşit orta yaşlarda, babasından miras kalan oteli nefret ederek işleten, sevmeden evlenen, istemeden yaşayan biri. İsimlerin anlamlarına çok inanan babası "yol gösteren" anlamında Mürşit koymuş adını ama biz Mürşit'in kendine bile kılavuz olamadığı hikayesine tanık oluyoruz, kendi kuyumuzdan çıkıp onun kuyusuna atıyoruz kendimizi. “Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır başkalarının kuyularına atar,”
Kitap boyunca, Mürşit'in hem özgürlükten nefret eden babasına inat hem de kendi yaşayamadıklarını bari o yaşasın diye ismini Özgür koyduğu ama asla özgür olmak istemeyen oğlu ile girdiği çatışmalara, taşra yaşamında geniş aile modelindeki fedakar, cefakar kadını temsil eden Şükran'a, tek eksiği çocuk sanılan ama "benim de ağrılarım var baba" diyen Elvan'a çok üzüldüm. Üzüldükçe de Mürşit'le "niye böyle yaptın, değişebilirdin" diye kavga ettim. Bir yandan Mürşit'e de hak verip onu bağrıma basmak istedim...
Mürşit ile Madenci arasında geçen her diyalog ayrı bir güzeldi, ikisinin birbirini anlayışına, geceleri birbirlerinde soluk bulmalarına hayran kaldım. Hatta dostluklarını öyle çok içselleştirdim ki; *buradan sonrası büyük SPOILER içerir, kitabı okumayı düşünenler devamını okumasın* Madenci gittiğinde Mürşit kadar ben de bekledim sanki onu. O yüzden kendisi gelmek yerine, eşyalarını toplaması için birini gönderdiği kısmı okuduğumda şarıl şarıl ağladım... Mürşit'in Madenci bir daha hiç gelmese bile, kaldığı odayı başka müşteriye vermemek için onun odasının anahtarını kendi anahtarlığına taktığı kısımda da... Ve ayrılmak zorunda olduklarını fark ettiğimde de... Daha acıklı olan bir sürü yer vardı oysa ama bu ikili beni mahvetti.