Puan vermedi·160 syf.····Okunma: 17 Ocak 2023 15:56 SPOILER İÇERİR!
Nereden başlayacağımı gerçekten bilmiyorum...Okumayı bitirdiğim dakikadan beri tesirinden çıkamadığım; Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı, beni tam anlamıyla sarstı. İlk başta dünyadan kopuk kendi hayal dünyasında yaşayan bir adamın iç dünyasından habersiz onu tanıma yoluna giriyoruz anlatıcı karakterimiz sayesinde. Sonrasında ölüm döşeğindeyken bu ağzı var dili yok Raif Bey'in siyah deri kaplamalı günlüğü dile geliyor ve roman işte o zaman başlıyor.
Raif Bey meğersem bir insanı o kadar güçlü bir adanmışlıkla sevmiş ve ona bağlanmış ki; onun öldüğünden bihaber bir şekilde yıllarca ona kırgın ve kızgın bir şekilde yaşarken bu yüzden bütün insanlıktan nefret etmiş.Hatırlayın, Kürk Mantolu Madonnası'na dediği o sözleri; o kadın bu adam için bütün insanlığın timsaliydi ve onun tarafından yüz üstü bırakıldıysa (öldüğünden bihaber) diğer tüm insanlar ona nice kötülükler edebilirdi. Birlikte Berlin'de sadece 4 5 ay geçirdiği bu hanımefendiyle geçirdiği bu kısacık zaman onun için binlerce ömre bedeldi.Madonna'mız Maria Puder de aynı şekilde hayatında ilk defa ruhunun ait olduğu yerde bulunduğunu, daha doğrusu bir ruhu olduğunu ona hatırlatan adamı bulduğunu düşünüyordu.Son derece naif, duygusal, dolu dolu bir sevgiye nail oldular her ikisi de, ben burada başka bir noktaya değinmek istiyorum:
Dorian Gray'in Portresi'ni hatırlarsınız, kendi portresi gibi genç ve baki mükemmellikte kalmak hiç yaşlanmamak isteyen bir genç söz konusuydu; bu kitapta da Raif Efendi bu kalbini adadığı Madonnası'na, kadının kendi resmettiği portresinde onu görerek, günlerce, saatlerce izleyerek aşık olmuştu; öyle ki o esnada hep yanında bulunan portrenin gerçek insan halini farketmemişti bile... Sanat insan dediğimiz canlının estetiklik düzeyini hat safhaya çıkaracak kadar mı büyülüyordu gerçekten? Bu kafamdaki birinci soru işareti. 2.si ise Raif Efendi on yıl boyunca haber alamadığı sevgilisinin başına bir şey gelmiş olabileceği ihtimalini nasıl hiç düşünemedi? Onun gibi her senaryoya hazırlıklı ve kafasında yaşayan bir adam nasıl bunu hiç aklına getirmedi? Acaba kalbi mi müsaade etmedi? Sevdiğiniz, delicesine aşık olduğunuz bir insan ölse mi daha çok üzülürsünüz yoksa sizi yüzüstü bırakıp gitse mi? Bu bence cevaplanması o kadar da kolay olmayan ve kesinkes cevap verilemeyecek bir soru. Hep söylerim; beni düşündüren kitapları çok ayrı severim ve şimdi bu iki soru ve kitapta yaşanan sevginin güzelliğiyle uzun bir müddet yaşayacağım. Sizce neden?
1 buçuk senedir dünya klasiklerine yönelmiştim fakat Türk edebiyatından çok uzak kaldığımı farkettim ve böyle güzel bir başyapıtı yeni okumuş olmanın utancıyla yazıyorum, bir süre Türk edebiyatından çıkmayı düşünmüyorum. Yazarın kalemine gelirsek bence oldukça anlaşılır, akıcı bir kitaptı eski Türkçe'ye ait kelimelerin çokça olması beni mutlu etti açıkçası kendimi o dönemlere ışınlanmış gibi hissettim, çevirmen zaten bizim için bilinmeyen kelimeleri açıklamış bu yüzden okurken zorluk yaşamadım. Ama kalbimde çokça sancılar, huzur ve kafamda iki kocaman soru işareti bıraktı. Kitabı kesinlikle öneriyorum, okunmadan ölünmemesi gereken bir kitap...