İnsan olmak...
"Kişiliğin bireyleşebilmesi için, insanın kendisine ilişkin gerçekleri olabildiğince bilinçlendirebilmesi gerekiyor." s. 79
"Çünkü insan kendisine karşıt düşen davranışlarını nasıl geliştirdiğini göremedikçe, özgür olabilmek için neyi aşması gerektiğini de bilemez. "s. 14
Yukarıdaki iki alıntı bana kalırsa kitabın sebeb-i telifi oluyor. Bizim neden okumamız gerektiği... Bahsettikleri hakkında neden kafa yormamız, neden anlamaya çalışmamız gerektiği...
Gerçeklerimiz hakkında düşünmüyor değiliz ancak kaynağını bilmediğimiz onca dürtü, onca eğilim, önüne geçmekte zorlandığımız ve sonra bize bedeller ödeten öfkemiz, düşmanca girişimlerimiz, kendimizden dahi sakladığımız bağımlılıklarımız, canımıza kastımız varmışçasına sevdiğimiz onca zehirli çiçek, bizi yaşamaktan alıkoyan kaygımız, korkumuz, bir türlü harekete geçmemize izin vermeyen kararsızlıklarımız, mükemmelliyetçi hallerimiz, gözümüzün nuru sevgi ve onu cehennemde de olsa almaya razı olacak biz sevgili insanoğlu... Evet insan olmak birçok kez tanımı yapılmış bir olgu. Bir biyoloğun gözünden, bir filozofun, bir şairin gözünden...
Bu kitap ise bir psikiyatristin penceresinden insanı seyrettiriyor. Kitabın başında bir normal/normal olmayan açıklaması yapılıyor. Hepimizde iki kutbu da görmek mümkün hatta kaçınılmaz. Ancak çocukluğumuzu geçirdiğimiz aile, okul, mahalle gibi etkileşim alanlarının üzerimizdeki etkileri, bizim kutuplar arasındaki kaygan zeminimiz. Evet hayat hepimizi yoğurup şekillendiriyor fakat bu insan iradesini yok sayan bir durum değil. Başta yaptığım iki alıntı da bunu ifade ediyor aslında. "Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır" diyor İsmet Özel. Evet öyle. Ancak bu saldırıyı nasıl göğüslediğimiz de bizim dünya tahtasına bıraktığımız nacizane hatıra yazısı olacak.
Kitabı okurken hiçbir buyruk yahut tavsiyeyle burun buruna gelmiyorsunuz. Yazar popülist psikoloji kitaplarında görmeye alışık olduğumuz bu tavsiye babalığı işini bir yana bırakmış ve sadece bize bizi anlatmak istemiş. Başta Birey ve Toplum başlığı altında insanların nasıl ve neden toplumlar halinde yaşamaya başladığı ve bunun insana olumlu/olumsuz getirilerinden bahsedilmiş. Örneğin bir kirpi metaforu anlatılmış: Soğukta ısınmak için birbirlerine yakın duran ama gereğinden fazla yakınlaştıkça birbirlerini yaralayan kirpiler... Daha sonra toplumun en etkin alt birimi AİLE... Ailenin fazla beklentileri, kaygıları, baskıları ve diğer tutumları altında adeta pusmuş kalmış çocuğun ileride yine reddedilme kabul görmeme endişesi ile İNSANLARDAN KORKMAya yönelik eğilimi... Korkunun getirdiği pasiflik, pasifliğin getirdiği hak ettiğini alamama fikri ve neticesinde ÖFKE/DÜŞMANLIK... Değersizlik hissi, bu hissin yol açtığı aşırı duyarlılık ve KAYGI... Kaygının yol açtığı korkuyla harekete geçememe, SORUMLULUKTAN KAÇIŞ ve yine hayata karşı pasif tutum... YALNIZLIK... Hedefini ıskalayan birliktelikler...
Böyle bir zincirin varlığı ve her halkasında kendimize ondan bir pay çıkarabilmemiz aslında bize sadece insan olduğumuzu hatırlatıyor. Zinciri kırmak mümkün ancak yeniden oluşmayacağının teminatı yok. Bu sebeple bu döngüler içinde kişinin en azından sebeplerle sonuçları eşleştirebilmesi, olumsuz diye nitelendirilen duyguların dahi insan için ve insana dair olduğunu bilmesi ve bu duyguları da doğru şekilde yaşayabilmeyi amaçlaması işleri oldukça kolaylaştıracaktır. Yani zinciri kırmaktan ziyade ömür boyu bu cenderenin içinde olacağımızı bilip yaşanılanları her an diri bir bilinçle yorumlamayı amaçlamak belki daha doğru bir ifade olacaktır.