Fahrenheit 451’de, olaylar distopik bir gelecekte geçiyor. İşi yangın söndürmek değil kitapları yakmak olan itfaiyeci Guy Montag’ın hikayesini okuduğumuz kitapta Montag, televizyonun akıllara durgunluk veren gevezelikleriyle meşgul bir toplulukta yaşarken, eskiden yok ettiği kitaplara olan sevgisini keşfediyor. Başka bir kitap seven komşusu ortadan kaybolduğunda ise Montag, yakalanana ve sonuçlarından kaçması gerekene kadar, kendi evinde sevdiği kitapları saklamaya başlıyor ve olaylar bundan sonra başlıyor.Yazar toplumdaki çelişkileri ve değer yargılarını eleştirel bir yol ile bizlere aktarıyor. Tekdüze olmuş, televizyonun etkisinde bir toplum; düşünmekten ve sorgulamaktan aciz bir konuma getirilmiş.Başlarda olay örgüsü karmaşık gelse acaba şimdi ne olacak diye düşünmekten de kendinizi alamıyorsunuz.Kitabı bitirdiğinizde öylece kalakalıyorsunuz ve bazı sorular zihninizde cevap arar oluyor:Ya doğru sandıklarınız yanlış ise? Ya size öğretilenler tam olarak gerçekleri yansıtmıyorsa? Aslında size söylenenden başka bir hayat mümkün ise; hala size dayatılan görev ve sorumlulukları yapmak zorunda hisseder miydiniz kendinizi?
Fazlasıyla beğendiğim ve bir süre sonra tekrar okumayı düşündüğüm bir kitap.