Gönderi

8/10
·360 syf.··
Beğendi
·
2022 12. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 09 Nisan 2022 11:31
Hayatta Kalma Şansı Bulduysanız, Bunu Başaramayanlar İçin Konuşmak Görevinizdir Kitap, küçük bir çocukken İkinci Dünya Savaşı ve nazi soykırımının soğuk yüzüyle yüzleşmek zorunda kalan Anne'nin hatıralarından oluşuyor. Kitabı bitirdiğimde ''Eğer Anne yaşasaydı'' diye düşünmeden edemedim. Yaşasaydı nasıl bir hayatı olurdu? Annesiyle arasını düzeltebilir miydi, bir yazar olabilir miydi? Belki bir yazar olarak tanırdık onu. Çünkü Anne, yazar olmak istiyordu. Ve kitap, aslında bir hatıra defteri olmasına rağmen Anne'nin anlatım dilinin ne kadar kuvvetli olduğunu görüyoruz. Ve yazmanın ona tüm bu kargaşanın içinde ne kadar iyi geldiğini. Okurken bazen onun küçük bir çocuk olduğunu unutuyoruz hatta. İnsanı bir sonraki güne çıkmaya ikna eden nedir? Umut. Anne'in umudunun hiç bir zaman solmadığını görüyoruz. Ertesi gün güneşi görebilme umudu, Peter'la tavan arasında daha çok konuşabilme umudu, çalışma masasını yazı yazabilmek için kullanabilme umudu... Bu sayede günlerinin her şeye rağmen ona yaşanılır geldiğini. Anne'in günlüğünden anlıyoruz ki, içinde hep beraber yaşamaya çalıştıkları küçük kutu, yaşam şartlarının ve psikolojik sağlığın sınırların dayanıklılığının oldukça zorlanıldığı bir ortam. Çünkü Anne, hem kendi ailesiyle, özellikle de annesiyle çıkmazlara girip anlaşmazlıklara düşerken komşularının sevmediği yönlerine katlanmak zorunda. Kalabalık bir ekip, küçük bir evde birlikte yaşamak zorundayken, aynı zamanda tuvalet, yemek, günlük hayatımızda yaptığımız sıradan ve zaman almayan basit rutinler, onlar için bir ölüm kalım mücadelesi. Ve hiçbir zaman evden çıkmayan hayaletler. Geride bıraktıklarının hayaletleri. Bana son zamanlarda tanıdık gelen bir yaşam mücadelesi. Belki bir duvar yazısında, bir kitap sayfasında, bir ihtiyarın sözlerinde görüp de almayacağım o dersi; bana yarım kalmış bir günlük ve aileden geriye tek kalan kişi olan Otto Frank'in savaştan sonra, sığınakları olan Arka Ev'e geri döndüğünde bir başına bir tahtaya yaslanmış halde durduğu fotoğrafı verdi: Yıllarca çabalayıp, hep geleceği düşünüp şimdiyi yaşayamadan, mutluluğun yarını düşünmeden tadını çıkaramadan bazen düşerek bazen kalkarak o inşa ettiğin hayattan tek bir saniyede koparılabilirsin. Sevdiklerine, ailene, arkadaşlarına şu an bunu okurken dahi son kez sarılmış, onlarla son kez konuşmuş son kez vedalaşmış olabilirsin. Bunun çaresi nedir bilmiyorum ama ''olabilirsin'' işte. Tam da bu sebeplerden, samimiyet duygusunun, empatiye en yakın his olduğunu, en azından empatinin önünü açtığını düşünüyorum. Hepimiz nazi soykırımının ne kadar yıkıcı olduğunu, ne kadar korkunç şeyler yaşandığını, insanların ne büyük acılar çektiğini gerek tarih gerek siyaset kitaplarından, konuya vakıf insanların konuşmalarından vs. biliyoruz ve soykırımın büyüklüğünü anlayabiliyoruz. Ama o acıyı, o kayıpları ''hissetmek''; üzerine çok daha fazla emek harcamamız gereken ve gerekli bir olgu. Bu çaba maddi değil, manevi bir çaba. Ve genellikle yapmacıklıktan uzak, farkındalıklardan soyunmuş bir çaba. İnsan olduğumuz için içimizden gelen refleks halindeki bir çaba. Belki de ''vicdan'' dediğimiz o şey. Bu kitap, bizi Anne'in arkadaşı Kitty'mişiz gibi, Arka Ev'de Frank'lerle ve Van Daan'larla birlikte kalıyormuşuz gibi ve soykırımın ortasındaymışız gibi hissettirdiği için o empatiyi en iliklerimize kadar hissediyoruz işte. Bir yerlerde büyük bir felaket olur, öncesinde ve sonrasında büyük laflar edilir, Ama büyük bedelleri halk öder. Bu nedenle nerde bir felaket olursa, oranın içinden birilerinin söyledikleri, geride bıraktıkları, yarım kalan hayatları, belki de günlükleri anlatır bize aslında ne olduğunu. ''Hayatta kalma şansı bulduysanız, bunu başaramayanlar için konuşmak görevinizdir.'' Nanette Konig (Anne'nin çocukluk arkadaşı) Anne Frank'ın Hatıra Defteri Anne Frank'ın Hatıra Defteri Selim İleri Anne Frank #Düşünce #Edebiyat
Edebiyat
Anne Frank'ın Hatıra DefteriAnne Frank · Epsilon Yayınevi · 20238,8bin okunma
·
204 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.