Gönderi

Osmanlı Bilgininin Dil Tasavvuru
Varlık, fizik (aynî), zihin (zihnî), dil (lafzî, luğavî, lisânî, ibârevî) ve yazı'da (hattî, kitabî) olmak üzere dört seferde tezâhür eder. (...) Mutlak Varlık kavramı çerçevesinde bir birlik vardır. Buna göre, yazıda varolan dilde var olana, dilde varolan zihinde varolana, zihinde varolan ise fizikte var olana delâlet eder. (...) Yazıda ve dilde varolanda, diller ve alfabeler farklı olduğundan yani ulaşımsal olduğundan 'delâlet' eden (dâl) değişebilir; ancak zihindeki varolana delâlet ettiklerinden, zihindeki 'delâlet edilen' (medlûl) değişmez; çünkü dillerin değişmesiyle nesneye ilişkin imaj farklılaşmaz. Benzer şekilde nesnenin imajının dillere göre farklı adlandırılması ve bu adların farklı yazımı, nesnenin imajının gerçekliğine olan delâletini farklılaştırmaz. Özet bir şekilde serimlenen ve tarihi arkaplanı İbn Sînâ - Gazâlî - Fahruddîn Razî çizgisine dayanan Osmanlı bilgininin dil anlayışında dil alanı ulaşımsal olduğundan milletlere, hatta çağlara göre değişebilir. Bu özelliğiyle dil nesnenin adını verir; ayrıca hem nesnenin dışdünyadaki gerçekliğiyle hem de zihnindeki imajıyla alakalıdır. Öyleyse dil nesnenin gerçekliği ile imajını aktaran, temsil eden bir vasıtadır, bir âlettir. İşte bundan dolayıdır ki, Osmanlı Medreselerinde dil bilimleri nesnenin imajına ve gerçekliğine ulaştıran âlet ilimleri olarak sınıflandırılmış ve okutulmuştur. Nitekim Kanuni Sultan Süleymân döneminin ünlü müderrisi ve filozofu Taşköprülü-zâde, önce nesnenin adının resmi olan yazı'ya ilişkin bilimleri; sonra nesnenin imajının adı olan dil'e ilişkin bilimleri; daha sonra nesnenin sûretinin formel inşasını gerçekleştiren mantık bilimleri; en nihayetinde de nesnenin gerçekliğini araştıran bilimleri ve alt dallarını ele almıştır. Öte yandan Osmanlı bilgini için dil hem Kur'an-ı Kerim'de tecessüm eden vahy-i ilâhî'nin hem de Varlık'da tecessüm eden irâde-i ilâhî'nin, kısaca aynı kelâm-ı ilâhî'nin yatağı (mesken) olarak görülmüştür. Başka bir deyişle sahih bir dil bilgisi sahih bir din ve varlık tasavvuru için zorunludur. Bu ilkeden hareket eden Taşköprülü-zâde, hem haber-i sâdık'ın hem de tarihi süreç içerisinde teşekkül etmiş dinî ve hikemî-felsefî ilimlerin âleti olarak Arapça'nın, bizatihi Arapça öğrenmekten daha çok Kur'an-ı Kerim'i ve Varlık'ı daha iyi anlamak için tahsil edilmesi gerektiğini vurgular. Bundan dolayı, Osmanlı düşünürleri Vahiy'de Arap dili, Varlık'ta da logos [kanun, düzen] araştırmaları için dilin bizatihi yapısı yanında vahiyle ve varlıkla ilişkisi üzerinde de özel olarak durmuşlardır. İhsan Fazlıoğlu Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi, Sayı:3, Mart 2003, Sayfa 152-154
·
9 Gösterim
1 Yorum
Acabalar; "zihinde varolan ise fizikte var olana delâlet eder." -Metafizik olaylar zihinde var olamaz mı? "çünkü dillerin değişmesiyle nesneye ilişkin imaj farklılaşmaz." -Dilbilimciler bunu tartışıyor. Kesin değil bu. Dillerin sentaksının veya diğer unsurlarının aynı imajları farklı şekilde algılayabileceğini düşünüyorlar.
usta
Gönderi Sahibi
eyvallah üstad. ilk soruya cevabım yok :D
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.