Kitabın asıl yorumuna başlamadan önce Madeline Miller ve benim bu kitabı okumaya başlayışım hakkında birkaç bir şey yazmakla başlayacağım. Öncelikle Madeline Miller'in bu kitabı yazmaya 10 yıl verdiğini belirtmekte büyük fayda var. Kitaba verdiği bu büyük emeğe değmiş mi derseniz bence kesinlikle fazlasıyla değmiş. Akhilleus'un Şarkısından önce yazarın Ben Kirkesini Ben, Kirke okumuştum. Akhilleus'un şarkısını da bu vesileyle okudum zaten. Ama Akhilleus'un Şarkısının beni Ben Kirkeden daha fazla etkilediğini belirtmeliyim. Tabii iki kitapta da çok göze çarpan bariz bir benzerlik var: İkisi de Yunan mitolojisindeki sönük, gölgeler ardında kalmış, pek hatırlanmayan, duygularına önem verilmemiş, hor görülmüş kişilerini konu alıyor (Yazarın Galateia adlı öyküsü de öyle).
(!Dikkat yazının bu kısmından sonrası birazcık spoiler içeriyor. Gerçi Truva Savaşı hakkında bir kaç bir şey okumuş biri bile romanın sonunu bilerek okuyacaktır sanırsam romanda bizi asıl içine çeken şey genel büyüsü. Gene de belirtmekte fayda var!)
Kim Bu Patroklos?
Patroklos bazı mitoloji kaynaklarına göre Akhilleus'un sadece en iyi dostu bazı kaynaklara göreyse Akhilleus'un sevgilisidir. Ben tabii bu romandan sonra sadece ve sadece Akhilleus'un sevgilisi olduğuna inanacağım. Yunan mitolojisini bu kadar çok sevmemin sebeplerinden biri de bu sanırım herkesi istediğin şey yapabilme gücü: istersen bir karakteri bir kahramana istersen de bir canavara dönüştürebilme gücü. Patroklos'u anlamak için önce ezik çocukluğunu anlamak gerekiyor bu noktada annesi bir deli babası ise oğlunu aşağılamaktan başka bir şey yapıyor gibi görünmüyor çoğu zaman. Patroklos'un asıl kaderini değiştirecek olaysa bir çocuğu öldürdükten sonra Pyhtia'ya sürgün edilmesi ve Akhilleus ile tanışması ile başlıyor.
Patroklos ve Akhilleus
Patroklos ve Akhilleus'un birlikte büyümelerini seyretmek kesinlikle bu kitapta en zevk aldığım şeylerden biriydi. Adeta kitabın sonuna kadar gerçekleşeceğini bildiğim şey gerçekleşmesin, bu konuda yazılmış bütün mitoloji kitapları bir anda farklı bir şey yazmış olsun diye dua ettim.
Thetis (Bir annenin acısı)
İlk başta Thetis'den Patroklos'u aşağıladığı için çok nefret ettim. Ama sonrasında net bir şeyi anladım ki sadece oğlunu korumak istiyordu... Tanrılar adeta ona ihanet etmiş, onu Peleus'un eşi yapmışlardı o ise sonsuz-sonsuz hayatında Akhilleus'a ayrılmış sadece 30 yıl olduğunu düşününce Thetis'in acıları daha da belirginleşiyor- hayatındaki belki de en önemli varlığı, oğlunu korumak istedi.
Akhilleus'un Ünü ve Şöhreti
Akhilleus'un Patroklos kadar değer verdiği bir şey daha varsa o da şöhetiydi şüphesiz -gerçi sonrasında Patroklos'un ondan da değerli olduğunu çok acı bir şekilde anlayacaktır maalesef- "Akhilleus yüce Akhilleus ışıl ışıl Akhilleus hayatlarımızı bu gölgenin altında geçiriyorduk." yazmış Patt Barker Troyalı Kadınlar kitabında gerçekten de öyle Akhilleus maalesef hayatını bu parıltı olmadan geçirebilecek biri değildi. Ama dönüp baktığımda Akhilleus'un hikayesiyle ilgili sevinebileceğim bir şey varsa o da uğruna öldüğü şöhreti kazanmasıydı. Şüphesi Herakles (Herkül) den sonra en çok tanınan Yunan kahramanlarının başında bugün aklımıza gelen kişi Akhilleus'tan başkası değil.
Ayrıyeten kitapta bana çok traji komik gelen bir konuşma da geçiyor. Pyrrhus ile Odysseus'un arasında : "Ne var ki şöhret acayip bir şeydir. Bazıları öldükten sonra ün kazanır, bazıları da yok olur gider. Bir neslin hayranlık şey diğer neslin tiksintisini uyandırır. Hafızaların kıyımından kimlerin kurtulacağını bilemeyiz. Kim bilebilir ki? Belki günün birinde ben bile ünlü olurum. Belki şöhretim sizinkini aşar." Gerçekten de Odysseus kendini çok güçlü zanneden ama günümüzde adını dahi kimsenin bilmediği Pyrrhus'tan daha da ünlü olacaktır.
Benim bu kitapla ilgili yazacaklarım bu kadardı. Zamanın hangimizi hatırlayacağı belli olmayan bu acımasız zaman döngüsünde kendinize iyi bakın ve Madeline Miller'in güzel kaleminden çıkan bu harikulade kitabı okumayı unutmayın!!!