·520 syf.··Beğendi
···Okunma: 07 Mart 2023 23:51 ilk incelememe nasıl başlayacağımı bilemiyorum. aslında söyleyecek çok şey var martin eden hakkında. onunla beraber bu yolculukla olmak içimde saklı kalan hislerimle yüzleşmek zorunda bıraktı beni. kitabın akıcılığına rağmen kimi zaman kitabı bırakıp bir süre martin eden’ı ve beraberinde ruth’u, yaşantılarını düşündüm. okuduklarımı sindirmek ve o dünyada yaşayabilmek için yavaş yavaş okudum çoğu zaman. kitabı tam 1 ay önce bugün okumaya başladım. 1 ay önce martin eden’ı, jack london’ın yarı-otobiyografik bir kitabı olarak kolayca nitelendirebilirken şimdiyse kitabın bitmesiyle kendimi ziyadesiyle eksik ve tamamlanamaz bir yaşantı içinde hissediyorum. kitap bize burjuva sınıfıyla proletaryanın arasındaki keskin farkları, mart’ın sevdiği kız ya da sevdiğini düşündüğü kız uğruna kaba, kültürsüz ve eğitimsiz bir insanken nasıl bilgiyle beraber şahlandığını anlatıyor. ruth’un mart’ı sokmak istediği şekle karşılık mart’ın doğal, içten gelen hayat enerjisi içimi aydınlattı her zaman. devamında spencer ve nietzche’yi çok seven martin eden’ın düşüncelerini, arayışını çok yerde benimseyerek okudum. inancı, azmi ve kararlılığı, farklılıklarına rağmen hatta zamanla aslında sevdiği kadının onun altında olduğunu anlamasına rağmen, onu hala koşulsuz bir sevgiyle tanrıça gibi görmesi ve bu noktada sırf onun için hedefine kitlenmesi büyüleyiciydi. ancak daha sonrasında ruth’u aslında sevmediğini söylemesi de onun deyimiyle sadece ‘’idealize ettiği, kendi kafasında yarattığı uhrevi bir şey’’ olduğunu ifade etmesi de bir o kadar içimi yaraladı. yaşanan onca duyguya rağmen insan bu noktaya geliyorsa, mart için ruth bir hiç olabiliyorsa gerçekten hayatın manasını tamamen kaybetmesine şaşırmamalı.
biliyorum ki kitabı okuyan birçok kişi ruth’un mart’a güvenmemesine, onu aslında böyle kabul görmemesine belki de aşkının bu kadar büyük olmamasına üzüldü ve kimi zaman kızdı. ancak ruth’un, mart’ın da dediği gibi bulunduğu sınıfın bu bükülmez yasalarını kıramaması, her şeyi göze alamaması, kendini bu bayağı, gerçekdışı ve sahte değerlerle dolu küçücük bir kuş yuvasına sıkıştırması onun ne kadar kabahati olabilirdi ki? çoğu zaman öğretilmiş gerçeklikle büyüyen edepli, burjuva sınıfına mensup, bu kızcağız ne kadar kurtarabilecekti kendini? kitabı okurken çoğu zaman ruth’un mart’la iyileşeceğini düşündüm, oysaki çoğu zaman doğruyu kendisinde gördü ve mart’ı iyileşmesi gerektiğini düşündü. ruth, mart’la doğruyu bulabilirdi, sahiden ailesini karşısına alamaması normal değil miydi? bilmiyorum, kendimi çoğunlula ruth’un yerine koyarken buluyorum. Belki de aşk dediğimiz bunu göze alabilmekti.
sevgili mart, yazılacak çizilecek çok şey var bana kalırsa ama daha fazla uzatmamak gerekirse, o güzel yüreğinle mutlu bir aşkı yaşamanı o kadar çok istedim ki, ağlamadan bitiremedim kitabı. aslına bakarsan böyle biteceğini anladığım son elli sayfada bir şeylerin yoluna girmesini o kadar istedim ki... çünkü bu aşkı yaşayabilmen beni de hayatta birçok şeye olan bağımı, inancımı güçlendirecekti. şimdi sen genç yaşında öyle giderek benim de bu düzene, bu hayata olan inancımı alarak gitmiş oluyorsun. sevgili mart, düşüncelerinin, seçimlerinin doğruluğu ve cesurluğu karşısında korkutucu derecede hiçliğe düşüp yeis içinde kalıyorum. bu farkındalık, farkında olmaya başlayış ilerledikçe içimdeki huzursuzluk büyüyecek gibi hissediyorum. Ancak seninle tanışmak, sevgiyi, bilgiyi ve erdemli bir ruhu seninle yaşamak inanılmaz bir deneyimdi.
''bunca şevkle tutunmaktan hayata,
serbest kalmış korkudan, ümitten,
kaçar ve şükrederiz tanrılara;
bir lütuf geldiyse hangisinden.
bir canlı sonsuza dek ömür sürmez
ölü adam hiçbir zaman dirilmez
en yorulmuş nehir bile dinlenmez
denize ulaşmadan salimen.''
(the garden of prosperine-swinburne)