spoiler içerir.
bu kitapta ilişkiler ve evliliklerin yanında dönemin rusyasını okuduğumuz söylenebilir. dürüst olmak gerekirse, son sözde de bahsedildiği gibi rusça bilmeyen okurlar ve dönemin rusyasına özel bi ilgi duymayan okurlar için bu kısım oldukça sıkıcı ve boğucu. en azından benim için öyleydi diyebilirim. çünkü anna karenina’yı bitirmem 6-7 ayı buldu diyebilirim.
kitapta birçok aşk üçgeniyle karşılaşıyoruz. ana karakterimiz anna’nın kocasını, oğlunu geride bırakıp vronski’ye aşık olmasını ve bu aşkın peşinden gitmesini görüyoruz. bunun yanında arkada başta levin ve kiti’nin ilişkisi olmak üzere başka ilişkiler de görüyoruz. aslında yazar bize iki ilişkiyi de aynı anda yaşayarak gözlemleme fırsatı veriyor. anna ve vronski’nin tutkulu aşklarına karşılık levin ve kiti’nin daha dengeli bir ilişki yaşadığını görüyoruz.
ilk olarak kitabın ilk yüz sayfası ve son yüz sayfasında kitaba ismini veren anna karenina’nın olmaması çok ilginç. en azından anna’nın trajik ölümünün ardından kitabın geri kalanında, anna’nın gidişine dair bir şeyler söylenmesini, gidişinin etkisini belki tutulan yası görmek istedim. ama sanki bu isteğe bilerek karşı konulmuş ve birkaç yer dışında anna’dan hiç söz edilmemişti. bu bende şunu hissettirdi, kendi acılarımız, yaşantımız bizim için merkez olsa dahi geri kalan insanlar için hayat devam ediyor, onlar için yaşantımız varlığımız hatta söz konusu yokluğumuz bile “o kadar da” mühim değil. bu ne kadar rahatsız edici hissettirse de, bence, bi o kadar da özgürleştirici.
ayrıca kitapta daha iyi ve sağlıklı olduğunu görmeye meyilli olduğumuz levin ve kiti ilişkisinde dahi, eksik olan bir şeyler var. kimse beyaz değil . tam tersi olarak kocasını aldatan oğlunu terk eden anna dahi, siyah gelemiyor gözümüze. kağıt üstünde bakıldığında ahlaken
kocasının canının neye sıkıldığını biliyordu kiti. tanrı'ya inanmamasıydı ona acı veren. tanrı'ya inanmıyorsa öteki dünyada kocasının azap çekip çekmeyeceğini sorsalardı, kiti onun azap çekeceğini kabul etmek zorunda kalırdı. ama levin'in bu inançsızlığı mutsuz etmiyordu kiti'yi. tanrı'ya inanmayan bir insan için kurtuluşun söz konusu olamayacağına inanırdı. dünyada en çok kocasının ruhunu sevdiği için onun bu inançsızlığını gülümseyerek düşünüyor, kendi kendine, onun gülünç bir insan olduğunu söylüyordu.
"bir yıldır niçin felsefe kitapları okuyor hep?" diye düşünüyordu. "bütün bunlar, okuduğu kitaplarda yazılıydı. anlayabilir onları kostya. bu kitaplarda yazılanlar gerçek değilse ne diye okusun onları? inanmak istediğini kendi söylüyor. peki, ama niçin inanmıyor öyleyse? çok düşündüğünden olsa gerek. çok düşünmesinin nedeni de yalnızlığıdır. hep yalnız, yalnız...”
düşünmeyi sürdürüyordu: “benim aşkım giderek daha tutkulu, daha bencil oluyor. onunkiyse giderek sönüyor, sönüyor. ayrılmamızın asıl nedeni bu işte. bu gidişi düzeltmek olanaksız. benim için her şey odur. bu yüzden de giderek daha çok vermesini istiyorum kendini bana. o da giderek uzaklaşmak istiyor benden.
başlangıçta gerçekten yaklaşıyorduk birbirimize. sonra önüne geçilmez bir güç ayrı ayrı yönlere çekmeye başladı bizi. bunu değiştiremeyiz. benim anlamsız bir kıskançlık içinde olduğumu söylüyor. saçma bir kıskançlığımın olduğunu ben de söylüyordum kendime. ama doğru değildir bu. kıskançlık değil benimki. istediğini bulamamanın verdiği bir bunalım. ama...” anna, aklına birden gelen düşüncenin verdiği heyecandan ağzını açtı, arabanın içinde yer değiştirdi.
"onun yalnız gecelerini çılgınca paylaşmak istediği bir metresten başka bir şey olabilseydim keşke. ama bundan başka bir şey olamıyorum. olmak da istemiyorum. bu tutkumla tiksinti uyandırıyorum onda. o da bende nefret uyandırıyor. başka türlüsü de olamaz. onun beni aldatmaya kalkışmayacağını, sorokina'da gözü olmadığını, kiti'ye âşık olmadığını bilmiyor muyum sanki? biliyorum. ama içimin rahat olmasına yetmiyor bu. beni sevmeden, sırf görev duygusuyla bana karşı iyi, şefkatli davransa –benim aradığım bu olmasa da– bana besleyeceği nefretten iyidir bu. bana olan aşkı sona ereli çok oluyor. aşkın bittiği yerde nefret başlar...”