ilk incelememe nasıl başlayacağımı bilemiyorum. aslında söyleyecek çok şey var martin eden hakkında. onunla beraber bu yolculukla olmak içimde saklı kalan hislerimle yüzleşmek zorunda bıraktı beni. kitabın akıcılığına rağmen kimi zaman kitabı bırakıp bir süre martin eden’ı ve beraberinde ruth’u, yaşantılarını düşündüm. okuduklarımı sindirmek ve o dünyada yaşayabilmek için yavaş yavaş okudum çoğu zaman. kitabı tam 1 ay önce bugün okumaya başladım. 1 ay önce martin eden’ı, jack london’ın yarı-otobiyografik bir kitabı olarak kolayca nitelendirebilirken şimdiyse kitabın bitmesiyle kendimi ziyadesiyle eksik ve tamamlanamaz bir yaşantı içinde hissediyorum. kitap bize burjuva sınıfıyla proletaryanın arasındaki keskin farkları, mart’ın sevdiği kız ya da sevdiğini düşündüğü kız uğruna kaba, kültürsüz ve eğitimsiz bir insanken nasıl bilgiyle beraber şahlandığını anlatıyor. ruth’un mart’ı sokmak istediği şekle karşılık mart’ın doğal, içten gelen hayat enerjisi içimi aydınlattı her zaman. devamında spencer ve nietzche’yi çok seven martin eden’ın düşüncelerini, arayışını çok yerde benimseyerek okudum. inancı, azmi ve kararlılığı, farklılıklarına rağmen hatta zamanla aslında sevdiği kadının onun altında olduğunu anlamasına rağmen, onu hala koşulsuz bir sevgiyle tanrıça gibi görmesi ve bu noktada sırf onun için hedefine kitlenmesi büyüleyiciydi. ancak daha sonrasında ruth’u aslında sevmediğini söylemesi de onun deyimiyle sadece ‘’idealize ettiği, kendi kafasında yarattığı uhrevi bir şey’’ olduğunu ifade etmesi de bir o kadar içimi yaraladı. yaşanan onca duyguya rağmen insan bu noktaya geliyorsa, mart için ruth bir hiç olabiliyorsa gerçekten hayatın manasını tamamen kaybetmesine şaşırmamalı.
biliyorum ki kitabı okuyan birçok kişi ruth’un mart’a güvenmemesine, onu aslında böyle kabul