kocasının canının neye sıkıldığını biliyordu kiti. tanrı'ya inanmamasıydı ona acı veren. tanrı'ya inanmıyorsa öteki dünyada kocasının azap çekip çekmeyeceğini sorsalardı, kiti onun azap çekeceğini kabul etmek zorunda kalırdı. ama levin'in bu inançsızlığı mutsuz etmiyordu kiti'yi. tanrı'ya inanmayan bir insan için kurtuluşun söz konusu olamayacağına inanırdı. dünyada en çok kocasının ruhunu sevdiği için onun bu inançsızlığını gülümseyerek düşünüyor, kendi kendine, onun gülünç bir insan olduğunu söylüyordu.
"bir yıldır niçin felsefe kitapları okuyor hep?" diye düşünüyordu. "bütün bunlar, okuduğu kitaplarda yazılıydı. anlayabilir onları kostya. bu kitaplarda yazılanlar gerçek değilse ne diye okusun onları? inanmak istediğini kendi söylüyor. peki, ama niçin inanmıyor öyleyse? çok düşündüğünden olsa gerek. çok düşünmesinin nedeni de yalnızlığıdır. hep yalnız, yalnız...”
düşünmeyi sürdürüyordu: “benim aşkım giderek daha tutkulu, daha bencil oluyor. onunkiyse giderek sönüyor, sönüyor. ayrılmamızın asıl nedeni bu işte. bu gidişi düzeltmek olanaksız. benim için her şey odur. bu yüzden de giderek daha çok vermesini istiyorum kendini bana. o da giderek uzaklaşmak istiyor benden.
başlangıçta gerçekten yaklaşıyorduk birbirimize. sonra önüne geçilmez bir güç ayrı ayrı yönlere çekmeye başladı bizi. bunu değiştiremeyiz. benim anlamsız bir kıskançlık içinde olduğumu söylüyor. saçma bir kıskançlığımın olduğunu ben de söylüyordum kendime. ama doğru değildir bu. kıskançlık değil benimki. istediğini bulamamanın verdiği bir bunalım. ama...” anna, aklına birden gelen düşüncenin verdiği heyecandan ağzını açtı, arabanın içinde yer değiştirdi.
"onun yalnız gecelerini çılgınca paylaşmak istediği bir metresten başka bir şey olabilseydim keşke. ama bundan başka bir şey olamıyorum. olmak da istemiyorum. bu tutkumla tiksinti uyandırıyorum onda. o da bende nefret uyandırıyor. başka türlüsü de olamaz. onun beni aldatmaya kalkışmayacağını, sorokina'da gözü olmadığını, kiti'ye âşık olmadığını bilmiyor muyum sanki? biliyorum. ama içimin rahat olmasına yetmiyor bu. beni sevmeden, sırf görev duygusuyla bana karşı iyi, şefkatli davransa –benim aradığım bu olmasa da– bana besleyeceği nefretten iyidir bu. bana olan aşkı sona ereli çok oluyor. aşkın bittiği yerde nefret başlar...”
aralarında seyrek olan duygu ve sevgi dolu anlar bile yatıştıramıyordu artık anna'yı. vronski'nin şefkatinde eskiden olmayan, anna'nın sinirini bozan bir sakinlik, kendine güven vardı şimdi.
“onları birbirinden uzaklaştıran sinirli havanın görünüşte hiçbir nedeni yoktu. durumu açıklığa kavuşturmak için girişilen tüm çabalar bu sinirli havayı ortadan kaldıramadığı gibi, daha da güçlendirmişti. içte kalan bir sinirlilikti bu. nedeni de anna için vronski'nin ona olan aşkının azalması; vronski için de, anna'nın yüzünden kendini soktuğu kötü durumdan –anna da bu durumu hafifleteceğine daha da ağırlaştırıyordu– duyduğu pişmanlıktı. sinirliliklerinin nedenini anna da, vronski de gizliyor, açıklamıyor; ama karşılıklı olarak birbirlerini suçluyorlar, her fırsatta bunu birbirlerine anlatmaya çalışıyorlardı.
anna için vronski bütünüyle, alışkanlıklarıyla, düşünceleriyle, istekleriyle, ruh ve fizik yaradılışıyla, yalnızca sevgi, kadınlara duyulan sevgiydi. bu sevginin tek sahibi olmak istiyordu. azalmıştı bu sevgi. öyleyse vronski sevgisinin bir bölümünü başka kadınlara ya da başka bir kadına ayırmıştı. anna kıskanıyordu bu yüzden. bir kadından değil, sevgisinin azalmasından kıskanıyordu vronski'yi. kıskanması için bir neden yoktu henüz ortada. arıyordu bu nedeni.”