Havuçkafa, ailenin en küçük çocuğudur. Fakat hiçbir zaman abisi ve ablasıyla eşit haklara sahip değildir. Adı bile unutulmuştur Havuçkafa’nın.
Sevgisiz annesi, ilgisiz babası, tembel abisi ve bir de şımarık bir ablası vardır. Bu aile içinde dışlanır, azarlanır, şiddet görür, alay konusu olur, en olmayacak işler ona yaptırılır, takdir ve teşekkür edilmez, her olayın günah keçisi ilan edilir, cezalandırılır ve sonuç olarak hiç sevgi göremez. Çocukluğundan başlayarak ilgisiz bir ortamda yetişen Havuçkafa ise yaramazlıklara sığınır ve çok geçmeden kötülükle tanışır. Büyüyene kadar sevgiyi hep bekler. Ta ki babasıyla çıktığı o yürüyüşte içindekilere itiraf edene dek…
Öncelikle şunu söylemeliyim: “Havuçkafa” bir çocuk kitabı değil. Yetişkinlerin bile rahatsızlık duyarak okuduğu bir kitap. Yazar da bunu amaçlamış olmalı.
Yazarın hayatından izler taşıyan bu eserde masum çocuk ve çocukluğu okuyamıyoruz. İlgiden ve sevgiden mahrum bir ailede büyüyen çocukların geleceklerini görerek okuduğumuz bir eser. Yazar da eseriyle masum çocukluk ve kutsal annelik kavramlarını yıkmayı amaçlamış.
Çocukların iyi, şefkatli, birleştirici, eşit, paylaşımcı, barışçıl, öz güvenli, hayatı ve insanları seven bireyler olmalarında ailenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha görüyoruz. Yoksa birçok çocuğun bu duygulardan mahrum bir şekilde hayata hazırlandığını da ne yazık ki biliyoruz.
Dili oldukça sade olan eser, kısa aralıklarla ve bölüm bölüm yazılmış. Tiyatroya uyarlanmaya müsait diye düşünürken tiyatroya, sinemaya, diziye, animasyona da uyarlandığını öğrendim.
Son olarak “Şeker Portakalı”nı hatırlayarak okuduğum bir eser oldu. HavuçkafaJules Renard